Utanç Günlüğü – Başarısız Bir Utanç Denemesi


Gelin bir yazı dizisi oluşturalım. “Utanç Günlüğü” olsun ismi de. Başkası adına utandığınız zamanlar olmuştur. Biraz da benim adıma utanın. “Elemim bir yüreğin karı değil, gitme ey yolcu gel beraber ağlaşalım” Böyle hatırlıyorum mısrayı. Yok böyle değilmiş. “Gitme ey yolcu, beraber oturup ağlaşalım / Elemim bir yüreğin karı değil, paylaşalım.”[1] Paylaşıp utancımı azaltırım belki. Psikolojide, suçu paylaşıp sorumluk azaltma gibi bir eğilim vardı sanırım. Yükümlülüğümü azaltıp sorumluluktan kaçarım belki. Sanki öyle bir eğilimim var. Öyle hissediyorum yani.

Bu arada, bir şey fark ettim. Son 3 yazıyı (bu yazı dahil) bilgisayardan yazıyorum. Ve bilmem fark ettiniz mi iç seslerin sesi kesildi sanki. Hmm, düşüneyim bunu. Acaba hislerimdeki yoğunluk azaldığı için mi sustular –ya da ben işitmez oldum- yoksa bilgisayar denen aygıt pek çok kişinin ikinci kişiliği olduğundan, kendini gizleme aracı olduğundan sahte kişiliğime büründüm de o yüzden mi duyulmuyor sesleri? Birkaç yazı evvel şöyle bir şey yazmıştım: “Ekranlar nasıl da parçalara ayırmış benliğimizi.”[2] Sanırım doğru söylemişim. Baksanıza üslubum değişti yazarken. Peki hangi ben daha sahici? Ya da hangi ben daha fazla ben? Hmm, düşünülesi bir soru bence.

Ne diyorduk? Utanç Günlüğü yazıyorduk. Kelimeler uçuştu gene kafamdan. Belki de yediğim haltlardan yeterince utanç duyamayacak kadar ahlaksız ve aşağılık olduğumdan yazılmaya değer bir şeyler bulamıyorum. Ya da fark etmeden gene kendimden kaçıyorum. Hmm, düşünülesi.

Ne çok hmmladım ya hu. Ünlem koymalı mıydım cümle sonuna?

gölge
Kimin Gölge’si bu? Nereye bakıyor bakan?


Ne yazacağım buraya? Nasıl yazacağım? Daha sesli şekilde kendime söyleyememişken nasıl buraya yazacağım? Daha kabullenememişken ya da kabullendiğimi kabullenememişken, her halükarda bir reddediş halindeyken, nasıl yazacağım?

Hem, nereden başlayacağım?

Geceye (evet, gece yazıyorum) bir şarkı düşerek başlayalım bari. Moda girmek için birkaç kadeh sek parça alalım.(Gören de -okuyan da- içiyor sanar beni. Yok babacım organik kimyadan biliyorum alkolü. Primer alkol, sekonder alkol, tersiyer alkol, C2H5OH, OH grubu vs. -bunları biliyorum sanırım sadece-) Athena’dan Yalan isimli parçayı yalanlardan boğulup da buralara kaçanlara, yalanın kucağına geldin bebeğim diyerek armağan ediyorum.

Çalsın fonda. Düşelim notlarımızı.

Anlatmak istiyorum. Konuşmak istiyorum saatlerce. Ama cesaret yok be. Ha, bir de dinleyen. Bunu fark ettiğim zaman tarif edemediğim bir yumru yakalıyor boğazımı. Ansızın tarifsiz gelir ya. İşte o zaman başka soru soramıyorum. Haykırmak gelmiyor içimden ve dışımdan. Diyorum, lan amk öküzü neden böylesin? Şunu neden yapıyorsun? Sonunu biliyorsun, kendine verdiğin sözleri neden sikip atıyorsun? Sonra cevap veremiyorum, yeni soru da soramıyorum. Cesaret kalmıyor çünkü, varsa az biraz o da. O zaman sormaya cüretin kalmaz olanından. Sonuç olarak Feri soluk, niyeti kalıp, dardayım diye arada gezinmeye başlıyorum.

Ne ara bu kadar yabancılaştım kendime? Uzak düşmüşüm kendimden, aklım fikrimden.

Ne ara kendimden bu kadar uzaklaştım kendimi bulmayı ümit etmek gibi bir ahmaklık ile? Çaresiz sürükleniyorum, bilerek peşinden.

Reddediyorum sonra içerisinde bulunduğum durumun alçaklığını. Ama fark ediyorum ki, sadece kendimi yalanlayıp duruyorum. Nefsi levvamehçilik oynuyorum. Yalnız kendine inkarın.

Kaçmak istiyorum. Uzaklaşmak. Ama nereye? Ve nereden? Sadece senden kaçarsın.

Sonra çaresiz bir şekilde kendimi saklamaya çalıyorum. İçince bulunduğum durumu. İçimde yaşananları el mahkum gizlemeye çalışıyorum. Gizlemesem ne yapacam? Bilinmesini istemiyorum içten içe de içinde bulunduğum durumun iç yüzünü. Bir yandan da bilsin istiyorum herkes. Bilsin ve görsünler eserlerini. Bilmem, anlıyorlar mı acaba? Halin ele verir anlamazsın.

Güya Utanç Günlüğü olacaktı. Kaçamak Günlüğü oldu sadece. Bir yere gelmeden, yeterince utanmadan ve utandırmadan, konudan bahsediyormuş gibi yapıp ama aslında konu etrafında dönüp durmaktan başka bir şey yapmadan yazıp durdum. Ne güzel değil mi? Diyebilirsiniz, iki yazı önce şafaktan utanmadan, utandırmadan aşkı yazmaktan falan bahsediyordun, noldu hacı? Şair gölgesine sığınıp utancımı gizledim. O oldu. Oldu mu?

Bu yazıyı yazarken bile zırt pırt başka yerlere girdim. Sitelerde oyalandım. Lan amına koyayım aslında yazacak bi bok da yok. Neyden kaçıyorsam artık. Sadece senden kaçarsın. He anladık tamam.

Yazamıyorum. Yazamıyorum. Lanet olsun ki yazamıyorum. Kelimelerim ve sözlerim olmazsa ne yaparım lan ben?

Tamam amk, siktir olup gidiyorum artık. Kelimeler istemiyorsa beni gitmek lazım. İstenmediğin yerde durmayacaksın değil mi?

Evet, utanç günlüğünün ilk maddesi olabilir istenmediğin yerde durmak. Hatta Oğuzcuğum Atay’ın Disconnectus Erectus diye isimlendirdiği canlıdan bahsederek başlayabilirim. Belki bu gece, belki başka gece. Fakat, muhakkak bir gece yapacağız bu muhasebeyi.

Her neyse, nelveda…

 

05.04.2017

 

[1]: Mehmet Akif Ersoy – Gitme Ey Yolcu

[2]: Zindandayız. Gelsene

[3]: Resim – Bir dostun “Gölge” isimli amatör çalışması. Kendisine, resmini beğendirmek için biraz uğraşmam gerekti 🙂

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.