alaaddin

Önce Söz Vardı. Peki, Sonra?

Soldan dört, alttan iki kare boşluk bırak. Alt satırda soldan iki kare boşluk bırakacaksın. Geçen yazıda tarihi yazmamışsın. Bunda da unutma. Olur.

Satır başı. Şimdi aklıma geldi. Satır. Neden? Acaba eskiler her bir satırı satır gibi mi kullanıyorlardı? Bizim biz olmamızı engelleyen o arzuların, şehvetlerin, ihtirasların, kıskançlıkların, düşüncelerin, velhasıl bizi bize ulaştıran yolları tıkayanların bağlarını kopartmak için mi kullanıyorlardı? O sebepten mi satır dediler? Acaba eskiden başka bir şey mi diyorlardı? Araştırayım bunu.

Bazen bir odaya kapanıp yıllarca kitap okuma isteğiyle doluyorum. Sayfaları koklamak, gözlerimi kapatıp parmak uçlarımla harfleri hissetmek isteğiyle doluyorum. Hayır, Braille Alfabesi gibi değil. Anladınız işte. Dünyadan, insanlardan ve kendimden sıkıldığım zaman ziyaret ediyor bu arzu beni. Hasta gibi mi görünüyorum bilmem, pek kısa sürüyor bu ziyaret. Aslında yanlış bir istek bu. İslama göre. Peygamber, gece boyu namaz kılmak isteyen ya da hep oruç tutmak isteyen sahabeye “Benden değilsin.” buyurmuş. Gerçi, beni görse kitap arzuma gelene kadar ohooo. Önce dine davet ederdi herhalde. Muhataba layık bulursa beni tabii. Neyse tam bilmediğim bir şey hakkında konuşmayayım. Yarım hoca şeysi hani.

Bu yazının bir amacı yok. Sakinleşmem lazımdı. Paramparça olan duygularımı, düşüncelerimi yazmak istedim. Başka bir şeye odaklanmak için de yazıyor olabilirim aslında. Ben de tam bilmiyorum. Bu deftere yazdıklarımı blogda paylaşır mıyım bilmiyorum. Blog açar mıyım onu da bilmiyorum gerçi.

Bir dakika. Peder bey arıyor. Görüşme tamam. Devam edebiliriz.

Daha önce de dediğim gibi düşüncelerim dağınık. Lafımın altı üstü belli değil. Gerçek bir şeylerden bahsetmiyorum aslında. İç sesimle yaptığım konuşmaların bir kısmını naklediyorum sadece. Bu cümle iki anlamlı oldu. Olsun. Çoğuna da yetişemiyorum zaten. Olsun. Bu da böyle olsun. Olur da bloğu açmaya kendimi ikna edersem o zamana kadar hayli yazı birikir herhalde. Gelişirim birazcık. Belki o zaman iki gözüm, belki o zaman paylaşmaya değer bir şeyler yazabilmeye başlarım.

Konuşmayı bitirmek istemiyorum. Yazmayı bırakırsam tekrar yalnızlığımın yanına gitmek zorunda kalacağım. İşte o zaman beynimdeki cam kırıkları acıtacak düşüncelerimin duvarlarına vurduğum başımı ve yumruklarımı.

Kanayacak düşüncelerim. Ağlayacaklar kendi usullerince. Ağlamayın. Ağlamasın. Ağlatmayın. Acıtıyor. Yakıyor insanın içini. Hele göz yaşını (ya da akan kanını) silen yalnızlıksa işte bu felaket.

Öldürür. Yaşatır.

Ölümü yaşadınız mı hiç?

Bir gün gözlerimin ta içine bak, / Anlarsın ölüler niçin yaşarmış?”[1] Anlar mısınız?

Ya da, “Dokunabilir misiniz gözyaşlarıma ellerinizle?”[2] Ellerinizde varsa diken, uzak durun, dokunmayın.

Ne de olsa “Yazgımız kendi avucumuzda seyretmek kırgın aksimizi”[3]

Her sevinç nöbetinde kusmak sunulan”[4] da biziz esasında.

İşte, “Kusuyoruz öz ağzımızdan kafatasımızı”[5]

Yaz babacım. Kalemin biter diye korkma. Yazarız kanımızla. Defterin bitsin. Aldırma. Söylenecek söz bitmedi ya?

Başlangıçta söz vardı”[6] değil mi?

Yazarız yüreklere. Kabul ederler mi oraya çizeceğimiz sesleri? Yürek kırmaya gitmiyoruz. Biz öyle değiliz. Ufak çizikler. O çiziklerden akacak tüm kirler. Kirlerin kapadığı aydınlık var ya hani. Evet? İşte o aydınlık, yüreklerde bıraktığımız çiziklerden saçılacak. Bir daha kimse karanlıkta kalıp yolunu şaşırmayacak. Kimse üşümeyecek. Çocuklar ağlamayacak. Babalar evlerine mahcup gitmeyecek. Tüm insanlık, insanlık değil tüm kainat boğacak karanlığı yüreklerden sızan aydınlık ile. Nasıl olacak o? Nasıl mı olacak? Düşüncelerimizin duvarlarındaki, yumruk attığımız, başımızı vurduğumuz cam kırıkları var ya hani? İçimizde bizi yakan ateşle, cam kırıklarını eriteceğiz. Eriteceğiz ve ayna yapacağız. Sırlamak lazım ama. Kanımızı boşuna mı akıttık? Sırlayacağız kanımızla. Sırra erebilmek umuduyla. Sonra yapıştıracağız yaptığımız aynayı düşüncelerimizin duvarına. Aynayla ne yapacağız ki? Ne mi yapacağız? Kendimize bakacağız cancağızım.

Önce, kendimize bakacağız.

 

16.02.2017

Aylar sonra gelen ekleme:

Önce söz vardı. Peki, ya sonra?

“Önce kelime vardı” diye başlıyor Yohanna’ya göre İncil. Kelimelerden önce de Yalnızlık vardı ve kelimeden sonra da var olmaya devam etti yalnızlık. Kelimenin bittiği yerden başladı. Kelimeler yalnızlığı unutturdu ve yalnızlık kelimeyle birlikte yaşadı insanın içinde. Kelimeler, yalnızlığı anlattı ve yalnızlığın içinde eriyip kayboldu. Yalnız kelimeler acıyı dindirdi ve kelimeler insanın aklına geldikçe yalnızlık büyüdü, dayanılmaz oldu.

Oğuzcuğum Atay – Tutunamayanlar

[1]: Sezai Karakoç – Mona Rosa

[2]: Orhan Veli Kanık – Anlatamıyorum

[3]: İsmet Özel – Münacaat

[4]: İsmet Özel – Amentü

[5]: Necip Fazıl Kısakürek – Çile

[6]: Yuhanna 1

Yuhanna için kaynak veren yazar, hadis olduğunu iddia ettiği söz için kaynak vermiyor. Veremiyor diyelim. Hadisin kaynağını bulamadım. En yakın zamanda bulup buraya güncelleme atarım.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.