Muskasız Konuşsam Çarpılır mıyım Hocam?

Bilgisayardan ilk yazma deneyimim. Kağıda yazıp bilgisayara geçiyordum normalinde. Bir sefer de telefona yazmıştım. Bakalım bu yazı nasıl olacak?

Arka planda “LP” ablamızın “Lost On You” şarkısı çalıyor. Seviyorum bu şarkıyı. Beni anlatıyor. Sözler efsane. Ses fevkalade. Kadının sesini ilk duyduğumda ağzım açık kalmıştı. Mecazi manada değil. Gerçekten ağzım açık kalmıştı. Çünkü erkek sanmıştım, bir erkekten böyle bir ses çıkması beni şaşırtmıştı. Şok etmişti daha doğrusu. Araştırdım, erkek değilmiş. Ayıp etmişim ablamıza. Her neyse, beşer şaşar diye boşa dememişler.

Şu an nasıl bir ruh halindeyim? Rezil durumdayım. Bitmiş durumda. Yalnızlık iliklerime kadar işledi adeta. Zarif şairimizin dediği gibi, “yalnızlık ne yana dönsen batıyor kemik gibi.” Herkes biraz yalnızdır aslında. Sadece bazıları biraz daha fazla yalnızdır. Ya da daha fazla hisseder yalnızlığı. Ya da abartır içinde bulunduğu durumu. Ben hangisiyim? Biraz abartıyor olabilirim. Ama biraz da fazla yalnız olduğum gerçeğini değiştirmiyor bu.

Bitti “Lost On You”. “Estas Tonne” açtım. Birkaç ay evvel keşfettim bu vatandaşı. Güzel çalıyor gitarı. Açıyorum “Internal Flight”, bir saat fonda. Yazarken de güzel oluyor gibi. Bakacağız artık.

Ne diyorduk? Biraz fazla yalnız olduğum gerçeğini değiştirmiyordu abartıyor olmam. Hoş, abartmadığımı da düşündüğüm zamanlar olmuyor değil. Ama her şeyi düşünürüm ne de olsa ben : )

Sevdiklerim bir bir ayrıldılar çevremden. Hoş bir durum değil. Hoş, bazılarında benim hatalarım daha fazlaydı ama gittiler işte.

Imm, nasıl desem?

Anlatmak istiyorum. Her şeyi. Apaçık, utanmadan ve kendimden kaçmadan yazmak istiyorum ama o kadar cesur değilim. İsmet Ağabey’in çok sevdiğim bir şiirinin hastası olduğum giriş bölümü şuanki durumumu izah ediyor. Buyurunuz:

 

“Ağlamadan

dillerim dolaşmadan

yumruğum çözülmeden gecenin karşısında

şafaktan utanmayıp utandırmadan aşkı

üzerime yüreğimden başka muska takmadan

konuşmak istiyorum.”[1]

 

Ama gene İsmet Ağabey’in dediği gibi: “Yazık, şairler kadar cesur değilim.”[2]

Yazdıkça kendimden utanacağım. Garip bir durum. İçimde iken utanmıyorum. Kendimi haklı görüyorum ama dışarıya yansıttığım zaman utanacağımı biliyorum.

Onaylanmamaktan mı korkuyorum? Yoksa haksızlığımla yüzleşmekten mi korkuyorum? Bilmiyorum. Belki ileride anlarım, anlatırım. Oğuzcuğum Atay’ın dediği gibi, “İnsan anlatmak istiyor. Böyle budalaca bir özleme kapılıyor ama bir yandan da hiç konuşmak istemiyor.”[3] İşte öyleyim şu an.

Anlatmasam anlamaz mısınız? Sözle mi anlatmam gerek her şeyi? Konuşmalarımdan anlamaz mısınız sustuklarımı?

Düşünüyorum, neden yalnızım? Ben mi seçiyorum acaba yalnızlığı? Kısmen. Ama aynı zamanda yalnız da kalmamak istiyorum.

Kendime arkadaş diye biblo mu arıyorum acaba? İnsanlar biblo değildir, koyduğun yerde durmazlar. Canın sıkılınca bırakacağın ya da canın sıkıldığında yanına alacağın bir biblo değillerdir. Farkındayım.

Peki ben neyim? Ne değilim?

Yalnızlığın şöyle bir yan etkisi var: Yalnız kalınca hayal dünyana dönüyorsun. Orada vakit geçirmeye başlıyorsun. Dur, söylemeden evvel belirteyim. Biraz sonra yazacağım şey hep dilimin ucundaydı ama ifade edemiyordum. İfade edecek kelime bulamıyordum. Ta ki Oğuzcuğum Atay okuyana kadar. Sağ olsun o anlatmış anlatmak istediğimi benim yerime. Şöyle diyordu aklımda kaldığı kadarıyla: “… Böylece her anıyı daha yaşamadan eskitiyordum.”[4] Hah, işte bu. Hayal dünyanda fazla zaman geçirmeye başlayınca eskitiyorsun anılarını daha yaşanmadan. Gerçek dünyaya döndüğün zaman ise seni büyük bir hayal kırıklığı karşılıyor. Biliyorsunuzdur siz de zaten az çok bu durumu.

Ama siz, hayallerinizde de mutsuz oluyor musunuz?

Artık hayallerim bile kötü bitiyor. Kötü başlıyor, kötü gidiyor ve kötü bitiyor. Hayallerimizde de mi mutsuz olacağız lan?

Hah hah, onun da çözümünü buldum. Çift katmanlı hayal kuracaksın. Inception’daki rüya şeyi gibi. Çift katmanlı olacak. Mutsuz olduğun hayal var ya, işte o hayalin içerisinde mutluluk hayal edeceksin(devşireceksin) kendine. Ama virüs gibi bu. Bulaşıyor açtığın her dizine. Katman sayısını artırman gerekiyor her defasında. Sonunda, gene Oğuzcuğum Atay’ın dediği gibi: “Anlamıyorum. Oyun nerede bitiyor hayat nerede başlıyor hiç anlamıyorum.”[5] Ya da biraz değiştirelim o sözü. Çünkü gerçek hayatla işimizi bitireli biraz oldu değil mi? “Anlayamıyorum, oyun nerede bitiyor nerede başlıyor anlayamıyorum.” Bu daha uygun oldu benim için. Oyun içinde oyun oynarken kuralları karıştırıyorum. Hangisi nerede bitiyordu, hangisi nerede başlıyordu anlayamıyorum.

Hayallerin mükemmel olmamalı ki gerçek hayat seni üzmesin. Bu durum üzmüyor mu? Üzüyor.

Rüyalarımda bile kazık yiyorum. Siktiniz lan beynimi. Siktiniz lan duygularımı. Sike sike orospu ettiniz amına koyayım. Geçenlerde bir arkadaşıma demiştim. “Yalnızlık adamı orospu eder oğlum.” Doğru demişim. Yalnızlık adamı orospu eder. İtirazı olan? İtiraz edeni de siksinler amına koyayım.

Üzülmemek için beklentinin olmaması lazım. Bir kimseden beklentin olursa üzülürsün. Net.

Peki, beklentinin olmaması daha üzücü bir durum değil midir?

Paradoks deyin, bug deyin, karşılıklı iki ayna deyin. Ne derseniz deyin. İkisi de birbirinden beter bir durum.

Beklentin olmadığı için üzülmeyeceksin. Ama beklentin olmadığı için üzüleceksin. Bir kere daha ispatlandı ki, içinde hüzün olmayan mutluluk yoktur.

Şu an neden yazıyorum biliyor musun? Yalnızlığımı yalnız bırakmak için. Meşgul olmak için.

Şu an neden Estas dinliyorum biliyor musun? İç sesimi duymamak için.

Sessizlikte nice çığlıklar vardır da çoğu kişi duymaz. Sağır eder adamı. Duymak istemiyorum artık o çığlıkları. Haydi de o zaman, madem o sesler adamı sağır eder, sağır ol ve bir daha duyma o çığlıkları. İyi fikir. Mi? Sağır edene kadar kafayı yedirir adama. Hem, bir umut oluyor içeride bir yerlerde. Cılız bir şey. Bir gün seni mutlu edecek şeyler duyacağını fısıldıyor kulağına tahrik edici davetkar sözlerle. Hem ben aklımın başımda kalmasını istiyorum. Hah hah. Aklım başımda, yersen.

Telefonuma bakmaya korkuyorum biliyor musun? Hiçbir bildirim gelmemiş olabileceğinden ödüm patlıyor. Neyse, bu konu yukarıda bahsettiğim utanç kısmına giriyor. Bunu bir ara işleriz. Şimdilik geçelim.

Tükendi galiba. Anlatacak bir şey kalmadı sanırım. Anlatacak bir şey var mıydı onu da bilmiyorum gerçi. Gideyim bari. Yalnızlığımı küstürmeyeyim. O da terk ederse beni halim nice olur? Nice değil. Nice. Türkçe olan. Belki İngilizcesi de iyi olur. İngiliz mi olsaydım acaba? Yok baba, Fransız olmalıydık hüzne, göz yaşına ve terk edilmelere. Bilmem, bilemedim bak şimdi.

Her neyse, nelveda…

 

 

02.04.2017

 

[1]: İsmet Özel – Mazot

[2]: İsmet Özel – Karlı Bir Gece Vakti Bir Dostu Uyandırmak

[3]: Oğuz Atay – Tehlikeli Oyunlar sf 259

[4]: Oğuz Atay – Tehlikeli Oyunlar sf 25

[5]: Oğuz Atay – Oyunlarla Yaşayanlar sf 90

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.