Esarete Hasret

Saat 20.11 Kendini dinlemek için yanlış bir zaman. Herkes uyanık. Gecenin sesi bastıramıyor diğer sesleri. İç ses duyulmuyor. Kafalar karışık değil henüz. Gündeliğin uğraşı bitmedi hâlâ. Güncel terk etmedi içimizi ve dışımızı daha. İçeride bir yerde cılız bir şey var yalnız, yalnız. “Şey, her şeyi tutan bir şey”[1] İçten içe ­­­­­“Bu hayat benim değil, aynadaki adam ben değilim, bu düşünceler başkasının.” diyen, demeye hazırlanan -ya da çalışan- bir şey. Bir mısra daha o halde: “Bir tüy ki can verir gülümsesen.”[2]

Başkasını yaşıyorum sanki. Sahnede rol yapıyor gibiyim. Bitse de gitsek. Gitsek de nereye gitsek? Bir yere. İyi de nereye? Ben biliyorum senin niyetini. Senin niyetin gitmek değil, kaçmak.

 

başım cenk meydanı

 

“Kendisinin bile ücrasında yaşayan ben için gidilecek yer ne kadar uzak olabilir?”[3]

Tekrar İsmet Ağabey girdi araya.

Niyet kaçmak. Tamam. Ama kendimizi bulmadan gidilen her yer gurbet olacak bize. Kendimizi, ücramızdan bulup çıkartmalıyız önce.

Neden çoğul konuşuyorum ki? Sen malsın. Pardon unuttum seni. Sen harbi malsın. Pardon, seni de unuttum. Bu çocuk harbi mal.

Gurbetten şikayetçiyiz ama baba ocağına varmaya cesaretimiz var mı? Gurbetteki prangalarımızdan şikayetçiyiz -sözde- ama yenisiyle değiştiriyoruz hep o prangaları. Sonra babamızı arayıp “Kusura bakma babacım, gelmek istiyorum ama yeni prangalar çıktı.” diyoruz.

Babamız yer mi? Biz inanıyor muyuz buna?

Sen geçirdin o urganı boynuna. Şimdiyse ayağının altındaki iskemleye tekme atandan şikayetçisin.

Yalancısın. İnsana, kendisine söylediği yalandan daha fazla koyan bir yalan yoktur kanımca. Bilmez misin bunu?

Gurbetten ayrılmaya cesaretin yok ki. Neden tekil konuşuyorsun? Bilmiyorum. Sen malsın. Kaybol.

Gurbetten ayrılsan, gurbete hasret çekecek kadar karaktersizsin. Kendine hasretsin! Bunu bilmiyor musun? Kendinin ücrasındasın. Bu hasret kaldırılamaz. İnsanoğlu yaşayamaz bununla.

Ama yaşıyorlar? Bilmem, yaşıyorlar mı? Hasret mi yaşadıkları? Hasretle yaşanır mı? Yaşama hasret çeken, nasıl yaşar ki?

 

esaret

 

Ellerindeki oyuncaklarla oynuyorlar. Sen? Evet ben de. Oyalanıyoruz. Görmüyor musun?

“Nedir o katı şey ki gücü gönlün dağdağasını durultacak?”[4] Neydi o bizden kopan, “her şeyi her şeyi tutan şey”?

Elimizdeki oyuncaklar bağrımızdaki boşluğu mu dolduruyor yoksa yaramızı mı deşiyor?

Baba ocağının yolu unuttu bizi, farkında mısın?

Doğru soruları sormayı beceremedik hiç.

Evin yolunu unuttuk. O da bizi unuttu. Bizim olanı alma vakti gelmedi mi?

Yakmıyor mu derinizi kelepçeler?

 

“Bir düşü düşlere dalmaksızın kavrayarak / Bulutu kapsayarak açmadan buluta içtekini / Tanıdım Ademoğlu kimin nesiymiş / Ter döküp sorular sormak nereye sürüklermiş kişiyi.”[5]

 

“Denedim. Soğuk sular dökünüp fırladım sokaklara
sorular sordum nice kara sıfatları üstüme alaraktan
ipte boynum, ağzım şehvet yalaklarında
çarpıştım, and içip ayna kırdım
baktım akşam herkesin kabul ettiği kadar akşamdı
hiçbir meşru yanı kalmamıştı hayatımın.

Sözlerimin anlamı beni ürkütüyor
böylesine hazır değilim daha.
Bilmek. Bu da ürkütüyor. Gene de biliyorum:
Kapanmaz yağmurun açtığı yaralar çocuklarda.”[6]

 

Hay yaşa İsmet Ağabey. Zorlama, abi de işte.

Meğer şiir saatim gelmiş benim. Yanılıyorsun. Ayağının altındaki iskemleyi devirme saatin gelmiş ve şiir kapını çalmış. Haklısın. Ama bir bakmış içeride kimse kalmamış. Bir varmış bir yokmuş. İnsanların sahtelikten öldüğü saatlermiş.

Bir kalbiniz vardı cancağızım. Onu hatırlayın. O zaman evinizin yolu sizi bulur. O vakit prangalarınızı kelepçeler bulursunuz kendinizin ücrasını. Vay, iyi cümle. Bulursunuz sizden geriye kalanı. Kaldıysa bir şeyler. Varsın kalmasın. “Yoktan da vardan da ötede bir var vardır”[7] O, parmak uçlarımıza kadar yeni baştan yaratır belki bizi.[8] İşte o vakit döneriz gurbetimize tekrar. Tüm sahiciliğimizle gülümseriz celladımıza. İşte o zaman yaşamak neymiş gösteririz onlara. Nasıl yaşanılırmış ve nasıl ölünürmüş, nasıl öldürülünürmüş (Böyle bir kelime var mı acaba?) gösteririz. Prangalar dar gelir artık. Parçalanır kalplerde, zihinlerde ve bileklerde. Biz yaşarken kopar tufan ve biz yaşarken yeni baştan yaratılır kainat.[9] Vakit eriştiğinde hoş geldin diyebilme hünerini gösterebiliriz belki o zaman Azrail’e.[10]

 

“…

Arık ölebilirdim,

Bütün İstanbul şahidim

…”[11]

 

                                                                                  18.02.2017

                                                                                  21.03

 

 

[1]: Necip Fazıl Kısakürek – Destan

[2]: Sezai Karakoç – Mona Rosa

[3]: İsmet Özel – Mataramda Tuzlu Su

[4]: İsmet Özel – Amentü

[5]: İsmet Özel – Münacaat

[6]: İsmet Özel – Çözülmüş Bir Sırrın Üzüntüsü

[7]: Sezai Karakoç – Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine

[8]: Kıyamet Suresi 4. ayet

[9]: İsmet Özel – Celladıma Gülümserken Çektirdiğim Resmin Arkasındaki Satırlar

[10]: Necip Fazıl Kısakürek – Hüner

[11]: Sezai Karakoç – Ben Kandan Elbiseler Giydim Hiç Değiştirsinler İstemezdim

 

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir