“Gördüm, hepiniz oradaydınız. Dağa kaldırdınız Pollyanna’yı”

En son 1.5 ay önce bir şeyler yazmışım buraya. Ani gelen yazma/konuşma isteği neticesinde her zamanki gibi kopuk bir yazı oldu. Size bir şey vaadetmiyorum. “Sözlerim var köprüler geçirmez. Kimseyi ateşten korumaz kelimelerim”[2] Okumak istersen aşağıda. Ama okudum diye, köprüyü geçerim sanma.

 

On bir mayıs iki bin on sekiz Cuma. Tarihimizi atalım. Zaman içinde aldığımız yolda bir durak daha. “Bakın ben bu tarihte buradan geçtim.” Zaman çevresini çişimizle sınırlandırılıp sahiplenemiyoruz. İşimizle deneyelim. Ucuz edebiyat. İşimizi delillendirelim zaman çentiğiyle. Yahut zamanımızı delillendirelim yaşamdan payla(n)dığımız işimizle. (Paylamak. İlginç kelime. Ben, “payımıza düşen” olarak anlıyorum; TDK “azarlamak” olarak anlıyor. Payımıza düşen sunturlu bir azar demek ki.)

Hayli zamandır yazmıyordum. Aslında yazıyordum da, adam akıllı bir şeyler yazmıyordum. Elimdeki oyuncaklarla kendimi eğlendirip duruyordum. Twitter mesela.

Dündü sanırım, Twitter’a da yazdım. Twitter gibi mecralar hakikat yolcularının uğradığı hanlar değil, düştüğü çukurdur. Oraya böyle yazmadım. Buraya neden böyle yazdım bilmiyorum.

Twitter’a, Twitter gibi mecraların “hap bilgiler” sunarak tembellik aşıladığını ve bunun neticesinde düşünce yapımızı değiştirdiğini yazmış, bir de okuma önerisinde bulunmuştum: Nicholas Carr – Google Bizi Aptallaştırıyor mu? (İleride, bu makale hakkında müstakil bir yazı yazmayı düşünüyorum.)

Twitter’da fazlaca vakit geçirmem kendimle vakit geçirmemi engelledi. Mevzu bundan ibarettir.

Yazmadığım süre zarfında kendim için iyi bir şey yaptım yalnız. Kitap okumaya başladım. Çok okuyan bi adam değildim hiç. Şuan da çok okumuyorum ama en azından tatmin edici düzeyde, şimdilik.

Nasıldı o söz?

“İnsanlar kötüydü, kitaplara sığındım.” Cemil Meriç

“Okumadığın gün karanlıktasın.” Nuri Pakdil

Okudukça düşünceni boğan karanlığı idrak etmeye başlıyorsun. Aydınlığa çıkmak bir yana, karanlığın artıyor sanki. Aslında bu bir yanılsamadan ibaret. “Ne olmadığını” daha iyi anlıyorsun sadece. Aydınlık olmadığını mesela.

Aslında (ne çok “aslında” dedim ya hu) “yazmak” pek çok zaman aklımdaydı ama fikir, fiil olamıyordu bir türlü. Fikirlerin kaderi bu zaten. Sanki eyleme dönüşmemek için duruyorlar beyin kıvrımlarımızda. Doğuyor, yaşıyor ve vakti gelince (yani vakti gelmeyince) göçüp gidiyorlar. Canlılık gibi. Hmmm… Canlılık? Canlılık bir fikir o halde. Nasıl bir fikirdir bu!? Fikrin ölümü fiilsiz kalmak. Canlının ölümü? Fiilsiz kalmak. Vay be. Varoluş problemini çözdüm. Fiilsizsen ölüsün arkadaşım.

“Siz hayat süren leşler!”[3]

Ne diyordum? Yazmak diyordum.

Bir süredir manipülasyon üzerine düşünüyorum. Fikrî manipülasyon. Gerçekliğin saptırılması ve sahtekârların kârlarını öbek öbek yığması üzerine düşünüyorum.

Hasan Yurtoğlu’nun “Weysel Paradoksu” kitabını okurken yazma isteğim geldi. Ya da yazma isteğime gittim. Yazmağa doğru yol tuttum. (İlgili kitaptan ileride müstakil bir yazıda bahsetmeyi umuyorum. –yeni öğrendiği kelimeyi cümle içerisinde kullanmaya çalışan ilkokul bebeleri gibi ikidir ‘müstakil’ deyip duruyorum. Hayırlısı-)

166-168. sayfaları aktarıyorum:

“Yalancı müfterilerin beyanlarına bakılmaksızın gerçeği öğrenemeyeceğimizi fark ediyoruz. Medyalar çağındayız. Eski dünyanın mitolojik tanrıları gibi… Medya yalan ve iftiranın kurumsallaşmış (tanrılaşmış) hali. Küçücük bir gerçek herhangi bir gazetenin kapısından yanlışlıkla içeri girecek olsa devasa bir yalana dönüşmeden oradan çıkma ihtimali yok. Bu, günümüzde bilginin haber haline gelmesine aracılık eden teknik süreçlerin doğal sonucudur. Yine bu, ülkenin en duyarlı ve en eğitimli gençlerinin kapısından içeri adım atar atmaz ayartılarak bir ajana veya teröriste dönüşeceği bir makinanın (akademi) benzeridir. Oyun kuralı, oyun içinde kalma becerisi –yanmama, ebelenmeme- ve oyun başı olma gerekleri oyunu belli bir yöne doğru sürüklemektedir. Bir haberin okunma, bir haber programının izlenmesinin koşulları bilgiyi terörize etmektedir. Gerçeğin bir kırıntısından bir bomba, zehir, suikast silahı, işkence aleti elde edilebilir. Alenen yalan olduğu bilinen; gerçeğin hunharca tahrif edilerek sunumu değildir bu. Değildir. Gerçekliğe tekabül eden bilginin konulduğu ve kullanıldığı bağlamla ve onun yansıtılmasıyla ilgili bir durumdur sadece. Bu yüzden haberi getiren, haberi hazırlayan, haberi sunan ve haberdar olanlardan her biri farklı bir yerde durmaktadır. Haberlerle kuşatılmış günümüz izleyicisinin hiçbir şeyden haberi olmamasını açıklamak oldukça zordur.

Önümüze konulan her neyse, sınıf atlama ve rol kapma telaşıyla üstüne yumulan kifayetsiz kuyruğu daima oluyor ve kalabalık oluyor. 57. Alaydan daha kalabalık oluyor üstelik. Bunlara sayın, bey filan diyoruz. Bu hengâmede yol arkadaşları birbirini ezmekte beis görmüyorlar. Aksine büyük adam olma meziyeti bu husustaki gayretle değerlendiriliyor. Satışın pahası nispetinde vazifesi büyük veriliyor aslan parçasının. Memleket ne yana sürülmek isteniyorsa buna uygun olanlara geç diyorlar. Hadi oğlum göster amcalara… Hazırda bekletiliyorlar. Tutulamayanlar diyorum bunlara, Torosların zirvesi gibi muhteşem Oğuz Atay’ımıza göz kırpıp. Cemaatlerin kucağında, STK’ların bünyelerinde, enstitülerde… Stratejik araştırma şeylerinde… Gazetelerde köşe, akademik paye ayarlanıyor. Bunun mekanizmaları çoktan oluşturulmuş. Makine tıkır tıkır işliyor, şıkır şıkır para sesleri de öyle olduğunu gösteriyor. İlkeli olanları sırasını beklerken, her devrin adamı denilenler eski teksti yırtıp atıp yenisini alıyorlar ellerine. Siyasette, akademide, medyada bu kurşun askerlerden binlerce var. Bunları işini layığıyla yapmaya çalışan namuslu adamlardan, dürüst entelektüellerden nasıl ayıracağız peki? Televizyonlar bu şarlatanları tanıyor azizim. Lazım oldukları vakit çekmeceden çıkarır gibi bulup çıkarıyorlar.  Birkaç yerden maaş alabilme becerisi olan olağanüstü tipler bunlar. En az asıl işleriyle uğraşıyorlar. Yani akademisyendir ama şöhreti akademik çabasından dolayı değildir. Çalışırken görmezsiniz bu beyleri. İşlerini başkalarına yaptırırlar. Konuşurken, şikâyet ederken, beğenmezken, küçümser ve dudak bükerken, sarkarken, dikizlerken bulursunuz sürekli. Allah’ın lütfu sayar kendini ve etrafındakilere de ancak lütfeder. Bu televizyon gedikleri arasında aptallık ölçüsünde saftirik dava adamları da bulunuyor. Her programda bir kişilik kontenjanları muhakkak ayrılmıştır. Ne olup bittiğinin farkında olmayan inanmış ve şartlanmış adamlar.  Bu süzmeler öyle kolaylaştırıyor ki ötekilerin işlerini… Yirmi yıl boyunca aynı lafları yeni bir şey söylüyormuş gibi heyecan ve coşkuyla yineleyip duruyorlar. Şimdi beyefendiyi konuşturuyor, mikrofon uzatıyorlar ya buna; memleket iyiye gidiyor zannediyor. O, bir konuşsa her şey düzelecek. Konuşturanların maksatlarını bir an bile sorgulamıyor. Yahu dün seni dövdüren adamlar, şimdi ne oldu da sırtını sıvazlıyor? Yo hayır! Demeç verme sırası onda ya… Yıllarca bu anı bekledi. Reytingi de bu tipler yaptırırlar programa, ne var ki verilecek mesajı öbürleri arada sokuşturuverir. Ben bu televizyona bir defa konuşan adama bir şey demem. Ama ikinci kez konuşturuluyorsa bir plana hizmet ediyor demektir. Farkında olsun, olmasın!

Çıkarsın o programa, hakikat bellediğini hakikatin kendine mahsus formunda içinde efendice ifade edersin. Kimse bir şey anlamaz! İzleyiciler sıkılıp kanalı değiştirirler. Moderatör adı verilen şaklaban ajan sözünü keser, bir daha da seni çağırmazlar. Namuslu bir aydın olarak hayatına devam edersin. Medya denilenin hakikatle işi yoktur kardeşim. Bak onlarca kanalda yüzlerce adam aynı yaveleri geceleyip duruyor sabah akşam. Ne yani, aklın yolu birdir mi diyeceğiz?

Susun, konuşmayın artık. Gördüm, hepiniz oradaydınız. Dağa kaldırdınız Pollyanna’yı.

Platonun metaforu hepsine uyuyor doktor. Dere kenarındaki kayaların üzerinde halka oluşturup sırtlarını güneşe vererek uzanan köylü çocuklar, kantinde yüzleri televizyona ve sırtları akademiye dönük oturup klip izleyen fakülteli gençler, hocaları onların… Hepsi aynı şeyi yapıyor, tarladaki sütlülere hücum ediyorlar.”[4]

Tasarlanıyoruz, tartılıyoruz. Azar azar öldürülüyoruz.

Bilginin kontrolü ellerinde. İstedikleri verinin istedikleri şekilde cilalanıp sunulması, istemedikleri fikirlere/içeriklere ise sansür uygulanması mümkün.

Hırsızın detektörüyle definecilik yapıyoruz sözde.

Tiksindim her gün daha da içtenlikle gevelenen, ezberlenen yalanlardan.

 

Amaan, öyle işte.

Her neyse, nelveda.

 

11.05.2018

 

[1], [3]: Hasan Yurtoğlu, Weysel Paradoksu, sf. 166-168, Karakum Yayınları

[2]: İsmet Özel – Celladıma Gülümserken Çektirdiğim Son Resmin Arkasındaki Satırlar

[4]: Necip Fazıl Kısakürek – Sakarya Türküsü

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir