Kehf Kıssası

Yeni bir yazma girişimiyle karşınızdayım efenim. Samsacım oralarda mısın? Buralardayım efendimiz. Güzel. Bir süredir ne yapıyorum Samsacım? Pek bir şey yaptığınızı gözlemleyemedim efendimiz. O senin gafletindendir hadsiz. Uyanıktım ama sen uyur sanıyordun demek. ayet tersten anlaşılır da bu kadar mı anlaşılır be Samsa. Sağa sola döndüğünüz ve biraz mağara insanı olduğunuz doğru da, sizi o halde görünce korkup kaçılacak âmenû ashaptan olduğunuzu sanmıyorum. Sanırım tersten anlayan sizsiniz efendimiz. Haklısın Samsa. Siz okumalara devam edin efendimiz. Umulur ki ilminiz artırılır. Dua ediyoruz da, o da tersten gidiyor be Samsa. Her işimiz ters. Cehaletimizi sağlamlaştırmaktan gayrı işe yaramıyor. Bu kadar cehalet ancak okumuşlukla olur sözünün timsaliyiz sanki. Çoğul ifade kullanıp cehaletinize beni de ortak etmezseniz memnun olurum efendimiz. Çok bilmişliği bırak ilk soruma cevap ver. Bir süredir Kur’an meali okumaya çalışıyorsunuz efendimiz. Ama pek başarılı olduğunuzu sanmıyorum. Araya yorumunu katmazsan olmaz di mi Samsa? Kitabı değil hevasını konuşan müfessirler gibisin. Ama haklısın da. Ben de sanmıyorum Samsa. Neyse sen çık aradan, kendi kendime devam edeyim biraz. Neşet babayı gocundurdunuz efendimiz. Hani ben senin, sen de benimdik? Az önce cehaletime ortak olmayan sen değil miydin Samsa? Başınıza gelen kötü şeyler ancak sizdendir, onun benimle alakası yok efendimiz. Samsa, uza.

Neyse efenim, biz devam edelim. Kur’an okumaya çalışıyorum, mealini. Ama okuyamıyorum. Bunun bazı sebepleri var. Okurken aklım bir ayete takılıyor, araştırıyorum. Konu konuyu açıyor, konu dağılıyor, meal yarım kalıyor. Bu üstün yeteneğim sayesinde hâlâ baştan sona okuyamadım Kur’an mealini. Ah tabi yaz boyu 10 kitap okudunuz ama 600 sayfa okuyamadınız. Gerçekten üstün yetenek efendimiz. Samsa beni iç ses katili yapma.

Neyse, baktım böyle olmuyor yeni bir yöntem denemeye karar verdim. Paralel okuma. Nedir paralel okuma? Meali okurken bir yandan ayetlerle alakalı notlar alıyorsun bir deftere. Meallerden birisi böyle giderken, paralel taraftaysa kendini ödevlendiriyorsun. Ödev? Evet bu yazı bir ödev mahsulü. Konumuz Kehf Kıssası.

Evvela iki tane ayet verelim, sınırımızı ilan edelim, ardından ödeve başlarız.

İsra 11: “İnsan, hayra davet eder gibi şerri çağırıyor / insan, hayra duasıyla şerri davet ediyor. İnsan çok acelecidir.”

Taha 114: “O Melik / o hak hükümdar olan Allah, yüceler yücesidir. Sana vahyi tamamlanmadan önce, Kur’an hakkında aceleci/tez canlı olma. Şöyle de: ‘Rabbim, ilmimi artır!’”

Aceleci ve tez hükümlüyüz. Vahiy üzerimize tamamlanmadan (dinin üzerimizde kemale ermesi –dinle kemale ermekten farklı bir şey bu- ne kadar mümkün ayrı bir tartışma konusu) hüküm sahibi olmamalı, ilim artışı için dua etmeliyiz.

Kıssaya geçmeden evvel [tekrar] belirteyim: Arapça bilmiyorum, Kur’an’a hakimiyetim sınırlı, bu işin (meal, tefsir, Kur’an felsefesi vs.) teknik eğitimini almadım ve bunların eksiklik ve ezikliğini gayet hissediyorum. Dolayısıyla hüküm vermiyor, “ilimde derinleşmemiş” Müslüman olarak ayetlerden anladıklarımı ve anlamadıklarımı yazmaya çalışıyorum. Yukarıdaki 2 ayeti de bu duruma işaret etmek için verdim. Neyse, geçelim.

Taha 25, 26, 27, 28: “Musâ dedi ki: ‘Ey Rabbim! Benim göğsümü genişlet. İşimi kolaylaştır, dilimin/lisanımın düğümünü çöz ki sözümü anlayabilsinler.’”

 

Kehf Kıssası:

 

Öncelikle şunu belirteyim. Ana hatlarıyla verdiğim çeviriler Yaşar Nuri Öztürk’ün. Açıklama kısımlarında kullandığım farklı çevirileri de belirteceğim.

Kehf Sûresi 10, 11 ve 12. ayetleri kıssayı özetlemekte, ardından 13. ayette “[Şimdi] Biz onların haberlerini sana doğru bir şekilde anlatacağız.” Denilerek kıssanın anlatımına başlamaktadır.

Evvela kıssa acayip bir kıssa değildir. Bkz. Kehf 9: “Yoksa sen o Ashab-ı Kehf’i, mağara ve kitabe yâranını, bizim ayetlerimizden, hayrete düşüren bir tanesi mi sandın?”

Peki nedir bu kıssa?

10: Hani, o yiğit gençler o mağaraya sığındılar da şöyle dediler: “Ey Rabbimiz, katından bir rahmet ver bize ve bizim için bir çıkış yolu lütfet işimize.”

11: Bunun üzerine birçok yıl boyunca mağarada onların kulakları üzerine ağırlık vurduk.

12: Sonra onları dirilttik ki, iki zümreden hangisinin kaldıkları süreyi daha iyi hesap edebileceğini bilelim.

Bir grup genç var. Bir mağaraya sığınıyorlar. Allah’a yakarıyorlar. Kulakları üzerine ağırlık veriliyor. Sonrasında diriltiliyorlar ve iki zümre kıyas ediliyor.

Evet, iyi kötü giriş yaptık kıssaya.

Kehf Sûresi’nin ilk 31 ayetinin konuyla doğrudan ve dolaylı ilişkisi var. Şimdi ilgili ayetleri incelemeye başlayalım.

  1. Hamd o Allah’a ki, kuluna Kitap’ı, kendisinde hiçbir eğiklik ve çelişme yapmaksızın indirdi.
  2. Katından dosdoğru gelen açık bir söz olarak indirdi onu. Ki, zorlu bir iş ve oluş konusunda uyarsın ve barışa yönelik hayırlı ameller sergileyen müminlere, kendileri için güzel bir ödül öngörüldüğünü muştulasın…
  3. Onlar, o hal üzere sonsuza dek kalıcıdırlar.
  4. Ve “Allah bir çocuk edindi” diyenleri uyarsın diye indirdi onu.
  5. Ona ilişkin ne kendilerinin bir ilmi vardır ne de atalarının. Söz olarak ne büyüktür ağızlarından çıkıveren! Onlar bir yalandan başka şey söylemiyorlar.
  6. Şimdi sen, bu söze inanmazlarsa, belki de arkalarından kendini eritircesine üzüleceksin.
  7. Biz, yeryüzündeki şeyleri ona bir süs yaptık ki, insanları, içlerinden hangisi amel yönünden daha güzeldir diye imtihan edelim.
  8. Ve şu da bir gerçek ki biz, yeryüzündeki her şeyi, bitki bitirmeyen/kıtlık ve ölüme yol açan kupkuru bir toprak haline elbette getireceğiz.

Hmm ayetlerden ne anladık?

Sûrenin iniş sebebi bir takım uyarı, müjde ve açıklamalarmış. Tamam. Şimdi Kıssa bağlamında 2, 4 ve 7. ayetlere dikkat. İleride bağlayacağım, merak etmeyin. ayetlerin dikkatimi çeken kısımlarını yazayım: 2: “Katından dosdoğru gelen açık bir söz olarak indirdi onu…” 4: “Ve ‘Allah bir çocuk edindi’ diyenleri uyarsın diye indirdi onu.” 7: “… içlerinden hangisi amel yönünden daha güzeldir diye imtihan edelim.”

Devam edelim. 9-12 ayetler:

  1. Yoksa sen o Ashab-ı Kehf’i, mağara ve kitabe yâranını, bizim ayetlerimizden, hayrete düşüren bir tanesi mi sandın?
  2. Hani, o yiğit gençler o mağaraya sığındılar da şöyle dediler: “Ey Rabbimiz, katından bir rahmet ver bize ve bizim için bir çıkış yolu lütfet işimize.”
  3. Bunun üzerine birçok yıl boyunca mağarada onların kulakları üzerine ağırlık vurduk.
  4. Sonra onları dirilttik ki, iki zümreden hangisinin kaldıkları süreyi daha iyi hesap edebileceğini bilelim.

Ayetleri inceleyelim;

9. ayet özellikle dikkatimi çekti. Kıssanın hayret verici olmadığını söylüyor Allah. Adeta “bizim için basit bir olay bu. İman ettiğini iddia ettiğin Rabbine bunun neresi zor gelsin? Mucize arıyorsan mağaraya kadar gelmene gerek yok, gözlerini aç ve mahlukata bak” diyor.

İlgimi çeken diğer kısımsa (her ne kadar Öztürk çevirisinde yer vermese de) şu: “Eshabel kehfi ver-rakim” ifadesi. Öztürk “rakim” kelimesini “Ashab-ı Kehf”e mâl etmiş ve; “rakim olan mağara ashabı” gibi bir mana vermiş. Diğer çevirilerden ve kıssanın içeriğinden anladığımsa ayette 2 gruptan bahsettiği. Ashab-ı Kehf ve Ashab-ı Rakim. “Rakim” kısmının dikkatimi çekmesinin sebebi daha öncesinde sadece Ashab-ı Kehf’ten haberdar olmamdı. Rakim Ashabı’nı ilk kez duydum.

Diğer çeviriler demişken, şöyle bir gariplik de var. “eshabe” kelimesini kimisi “ashap/arkadaşları/ehli” olarak almış, kimisi “sahipleri” olarak almış. Bu durumda çeviri şöyle oluyor:

  • “Yoksa sen, sadece Kehf ve Rakim sahiplerinin, bizim şaşılacak ayetlerimizden olduğunu mu sandın?”

Bir diğer çeviriyse “Mağaradakilerin ve onlarla ilgili rakamların ilginç kanıtlarımızdan başka bir şey olduğunu mu sandın?” şeklinde.

2. mana bir hayli garip. Mağaradakiler ve onlarla ilgili rakamlar. Acaba, ilerideki ayetlerde göreceğimiz gibi, “onlarla ilgi rakamlar”dan kasıt mağaradaki kişi sayısı ve kaç sene kaldıkları mı? Buraya aklım ermiyor, geçiyorum.

Rakim kelimesine Hristiyan rivayetlerinin etkisiyle kitabe, tabela, dikili taş gibi manaları verenler de olmuş. Kıssada “onların sayısı 3’tür 5’tir demeyin, haklarında gaybı taşlamayın, Allah hükmünde kimseyi kendisine ortak etmez” dediği halde birtakım müfessirler Hıristiyan ve Yahudi (çıkışlı) kaynaklarına dayanarak kıssanın İsa sonrası, bir takım müfessirlerse Musa sonrası olduğunu öne sürmüşler ve çeviride bu rivayetlerin bir hayli etkisinde kalmışlar. Rivayete göre X hükümdarının döneminde bu 7+1 kişi mağaraya sığınmış, hükümdar bunları bulmuş, mağaranın ağzını kapatmış. İnanan birileriyse mağaranın girişine bir tabela bırakmış. İşte rakim, bu tabelaymış. Kimisine göreyse rakim ashabı, tabelayı bırakan müminlermiş.

Geçiniz efendim. Henüz gelmedik ama sûrenin 26-27. ayetleri açık. Hükmüne kimseyi (Yahudi ve Hristiyan rivayetçileri de) ortak etmeyen Rabbinin vahyini oku. Masal okuma.

Peki nedir bu rakim? Kimdir bu rakim ashabı? Rakim kelimesi r-k-m. Kur’an’da birisi rakim, ikisi merkum olarak 3 yerde geçiyor. Sayılamak, sayılandırmak, yazmak, yazılmış gibi manalar vermişler. Rakim ehlinin kim olduğunu ileride göreceğiz.

Gelelim 10. ayete:

“Hani, o yiğit gençler o mağaraya sığındılar da şöyle dediler: “Ey Rabbimiz, katından bir rahmet ver bize ve bizim için bir çıkış yolu lütfet işimize.”

Gençler mağaraya sığınıyorlar ve rüşt haline erişmek için rahmet istiyorlar. Burası ilginç. Mağaraya sığınıyorlar ve orada rüşt istiyorlar. Mağarada nasıl bir olgunluk beklentisindeler? Belki de çıkış yolu istiyorlar.

Bir başka ayet verelim:

Müddessir 1-2: “Ey örtüye bürünmüş olan, kalk ve uyarmaya başla.”

Örtü ve mağara arasında bağlantı var mıdır dersiniz? Örtüye bürünen, rüşte erdin, artık kalk ve uyar. Diriltilmelerinin ardında şehre gönderilmeleri neticesinde deşifre olmaları uyarının formu mudur acaba?

Çeviriyi bi inceleyelim. Daha doğrusu özellikle ilgimi çeken kısmı inceleyelim.

“ledunke rahmeten” : Katından rahmet

Aynı sûrede “katımızdan, kendisine bir rahmet verdiğimiz ve katımızdan/tarafımızdan bir ilim öğrettiğimiz kullarımızdan bir kul” ifadesi geçiyor. “ledun” kelimesi pek çok ayette geçiyor elbet. Ama diyorum, aynı surede geçmesi, mucizelerle dolu 2 kıssada belirtilmesi bir işaret olamaz mı?

11. ayet. “Bunun üzerine birçok yıl boyunca mağarada onların kulakları üzerine ağırlık vurduk”

Kulaklarına ağırlık vurduk. “fe derabna”ya “vurduk” manası vermişler. Hatta bazıları bu ifadeden “uyuma” manası çıkarmışlar, “ve onları uyuttuk” gibi bir mana vermişler. Kulağa ağırlık vurma durumuna bir başka yorum da, “onların dış dünyayla bağlantısını kestik, ilişkisi kopardık” şeklinde. Evet, vurma çevirisine göre ben de ilk başta öyle anladım. Ama kalbim tatmin olmadı. “Allah’ın seni tatmin etme zorunluluğu mu var bre zındık???” derseniz, hayır, benim kendimi tatmin etme zorunluluğum var, rabbimi razı etme ve rabbimden razı olma zorunluluğum var. Kur’an’ı tertil üzre okuma zorunluluğum var. Okey baby?

Eveet, tatminsiz Atay’lı’nın “yuharrifun ehli” olma korkusu taşıyarak Arapça cehaletiyle kelimeleri kurcalarken bir şeyler garibine gitti. “derabna” kelimesi d-r-b kökünden geliyor ve Kur’an’da kökün geçtiği diğer kelimelerin “vurma” manasının yanında “benzetme, örnek, sefer/yolculuk, anlatmak” gibi manaları da var.

Özellikle “anlatma” dikkatimi çekti. Bu durumda acaba ayet “Bunun üzerine birçok yıl boyunca mağarada onların kulaklarına anlattık” manasına gelebilir mi? Bir de “fe derabna”daki “fe”nin işlevi nedir? Ah Arapça bilecektim… İnşallah birkaç sene sonra…

Gelelim 12. ayete: “Sonra onları dirilttik ki, iki zümreden hangisinin kaldıkları süreyi daha iyi hesap edebileceğini bilelim.”

Kimileriyse “uyandırdık” demiş. Evvela sorum şu, mağaraya sığınıp rüşt için rahmet isteyen gençler uyudu mu? Öldü mü? Dirilmek ne alaka? Uyumak ne alaka? Hangi iki zümre? Ya hu ne hesabı? Zümreden kasıt Kehf ve Rakim mi? Yoksa ileride göreceğimiz bina yapalım / mescit yapalım diyen kişiler mi? Sorular, sorular…

Ayeti bi inceleyelim.

Summe beasnâhum li na’leme eyyul hızbeyni ahsâ limâ lebisû emedâ(emeden)

summe : sonra
beasnâ-hum : onları uyandırdık, dirilttik
li na’leme : bilmemiz için, belirtmemiz için
eyyu : hangisi
el hızbeyni : iki topluluk
ahsâ : daha iyi hesaplar
limâ : o şeyi
lebisû : kaldılar
emeden : uzun zaman, uzun süre, müddet

Anahtar kelimelerimiz: beas ve ahsa.

“Beas” kelimesi bazı ayetlerde diriltmek, bazı ayetlerdeyse göndermek manasında kullanılmış. Bazıları buna dayanarak kelimeye “göndermek” manasının verilebileceğini söylemiş. O gençlerin ölmediğini yalnızca uyuduklarını iddia edenlerse beas kelimesine “uyanma” manası verip, “o gençleri uyandırdık” manası vermişler.

Esed, “onları gönderdik” manasını verilebileceğini, bu manayla o gençlerin aktif dünya hayatına döndüklerinin kastediliyor olabileceğini söylemiş ama çevirisinde uyandırdık demeyi tercih etmiş.

10-12. ayetler arası kıssanın özetinin verildiğini, 13. ayette kıssaya başlandığını söylemiştim. 12. ayette ne diyor? Dirilttik/uyandırdık/gönderdik ki iki taraf hesap etsin. Maksat açıklanmış: Hesap. Ama metod belli değil. 19-21 ayetler arasında metodu açıklamış sanki. Geleceğiz.

Beas’tan türeyen “diriltme” ifadesi fizyolojik ölümden sonra yeniden yaratım manasında kullanıldığı gibi; manevi diriliş, batıldan hakka yöneliş manasında da kullanılmış. Örnek verelim:

En’am 36: “Ancak kulak veren kimseler bu daveti kabul eder. Ölülere gelince onları ancak Allah diriltir. Sonra O’na döndürülürler.”

Gelelim dikkatimi çeken 2. Kelime, “ehsa”ya.

Esed, bu kelime için şu açıklamayı yapmış:

ehsa fiili sadece “hesap etti” ya da “saydı” anlamında değil, aynı zamanda “anladı” yahut “kavradı” anlamını da taşımaktadır. Hakikat peşinde olan bu insanların mağarada geçirdikleri zamanın hesaplanmasının bu kıssanın ahlaki mesajını tamamlayan herhangi özel bir anlamı olamayacağına göre, ehsa fiili burada açıktır ki, Mağara İnsanları’nın “uykuya” geçmeleriyle “uyanmaları” arasında geçen zamanın manevi/ruhani anlamını daha iyi kavramak yahut bu konuda “daha iyi bir kavrayış göstermek” anlamını taşımaktadır.”

Sormak istediğim soru şu: şayet bu imanlı gençler, zaten “diriltildi”yse, hâlâ neyin kıyasıdır bu? Gençler imanlı. Bir de “diriltildi”. E daha ne? Demek ki imtihan hiçbir zaman bitmiyor.

Toparlayalım;

Gençler ne yapmıştı? Mağaraya sığındılar, rüşt için rahmet dilediler, ve seneler boyu kulaklarına anlatıldı. 13. ayete geldiğimizde göreceğiz ki bu gençler zaten imanlı gençlerdi ve Allah’a iman ettikleri için bir mağaraya sığınmak zorunda kalmışlardı. Peki, bu neyin dirilişiydi ki? Yukarıda değindiğim “Ledunke rahmeten” “ledunna ilmen”?

Kıssanın adeta özetinin verildiği 10-12. ayetler aralığını geçtikten sonra gelelim kıssanın 2. kısmını oluşturan 13-16 aralığına:

  1. Biz onların haberlerini sana doğru bir şekilde anlatacağız. Şu bir gerçek ki onlar, Rablerine iman etmiş bir yiğitler grubuydu. Ve biz de onların hidayetini artırdık.
  2. Kalpleriyle aramızda bir bağ kurduk/kalplerini dayanıklı kıldık. Kalkıp şöyle dediler: “Rabbimiz, göklerin ve yerin rabbidir. O’ndan başka hiçbir ilaha yakarmayız. Aksini yaparsak saçma söz söylemiş oluruz.”
  3. “Şunlar, şu kavmimiz O’ndan başka ilahlar edindiler. Onlar hakkında açık bir kanıt getirselerdi ya! Yalan düzerek Allah’a iftira edenden daha zalim kim olabilir?!”
  4. “Madem ki onlardan ve Allah dışındaki taptıklarınızdan yüz çevirip kenara çekildiniz, hadi mağaraya sığının ki, Rabbiniz size rahmetinden bir nasip yaysın ve işinizde size kolaylık ve başarı sağlasın.”

Bu 4 ayette nelerden bahsettiğini özetleyelim;

İman etmiş gençlerin hikayesinin hak olarak anlatılacağı söyleniyor. Gençler iman etmiş, Allah da onların hidayetini artırmış. O  gençler kıyam ettikleri vakit Allah kalplerini pekiştirmiş, kalpleriyle rabıta kurulmuş ve gençler müşrik kavme tevhidi haykırmış. Ardından gençler arasında mağaraya sığınma fikri gündeme geliyor. Belli ki zorbalığa maruz kalmışlar, ve rahmet bulacakları umuduyla hicret etmişler.

Burada anahtar kelimemiz 16. ayetteki kökü r-f-k olan “mirfak” ve kökü h-y-e olan “yuheyyi” kelimesi.

Yuheyyi kelimesine hazırlasın, donatsın gibi manalar verilirken, mirfak kelimesineyse Esed’in tabiriyle “kişinin yararlandığı şey” anlamı veriliyor. Esed, yukarıdaki anlam örgüsü içerisinde yararlanılan şeyin soyut olduğunu, manevi bir çağrışımı olduğunu savunmuş. Neticede 16. ayetin ilgili kısmı “rabbiniz rahmetini size ulaştırsın ve ruhlarınızın ihtiyaç duyabileceği şeylerle donatsın” oluyor. Yani gençler Allah’a kaçıyor.

Şimdi gelelim 17 ve 18. ayetlere.

  1. Güneş’i görüyorsun: Doğduğu vakit mağaralarından sağ tarafa kayar, battığı vakit ise onları sol tarafa doğru makaslayıp geçer. Böylece onlar mağaranın geniş boşluğu içindedirler. Bu, Allah’ın mucizelerindendir. Allah’ın kılavuzluk ettiği, doğruyu bulmuştur. Şaşırttığına gelince, sen ona yol gösteren bir velî asla bulamazsın.
  2. Sen onları uyanıktırlar sanırsın; oysaki onlar uykudadırlar. Onları sağ tarafa da sol tarafa da çeviririz. Köpekleri de iki kolunu girişe uzatıp yaymıştır. Onların durumunu görseydin kesinlikle onlardan yüz çevirip kaçırdın. Ve onlardan içinde mutlaka korku doldurulurdu.
  3. ayette diyor ki, güneş doğarken mağaralarının sağ yanından, batarken de sol yanından teğet geçiyor. O gençler mağaranın genişçe bir kısmında bulunuyor ve bu bir mucize. Allah’ın kılavuzluk ettiği doğruyu bulmuştur. Şaşırttığı ise, ona veli olamazsın. Kendini heder etmene lüzum yok.

Evvela 17. ayetle alakalı sorularımı sorayım:

Aynı ayet içerisinde güneşin mağaralarını teğet geçtiğinden, gençlerin mağaranın geniş yerinde bulunduğundan, Allah’ın kılavuzluk ettiğinin doğruyu bulduğundan bahsediyor. Bağlantı kurabilen var mı?

Bu ifadelere dair genel kanı şu:

Mağaraları öyle bir konumdaydı ki güneş isabet etmiyor, neticede mağara sıcak olmuyor, gençler mağaranın geniş bir yerinde rahatça yatıyor.

Bir diğer kanı ise, gençler o kadar huşu içerisindeki, kulaklarına öyle bir perde indirilmiş ve dış dünyayla bağlantıları öyle bir kopmuş ki günlerin gecelerin hesabını tutamıyorlar, zaman algılarını yitiriyorlar.

Bu ifadelerin hiçbirisinin yanlış olduğunu düşünmüyorum. Zira, Türkiye’de basılan nüshalar için, Kitap’ta 6236 ayet var. Peki 6236 ayet olması demek sadece 6236 hakikat olduğu manasına mı geliyor? Ayetler çok boyutlu. Öyle bir sistemi var ki hakikatin farklı boyutlarına aynı ayetle temas edebiliyor. Yani, hem mağara sıcak olmuyor hem de mağara ashabı günlerin hesabını tutamıyor olabilir. İki yorum da hakikat olabilir. Yalnız dikkat: hakikatin kendisi değil, hakikatin parçası.

Bense kendimce şöyle bir bağlantı kurdum:

Surenin 4. ayetinde bu kelamın Allah’ın çocuk sahibi olduğu iddiasına cevap olarak indiği söyleniyor. İlerleyen ayetlerdeyse bu gençlerin Allah’tan başka ilahlar edinen bir kavmin içerisinde olduğu söyleniyor. Allah’ın çocuk edindiği iddiasıysa teslis inancına kapı aralıyor.

Bir soru: Şeytan sizin apaçık düşmanınızdır diyen Allah neyden bahsediyor? Kulağa günah fısıldayan yaramaz şeytandan mı, ilahlık iddiasında imparatorluk peşindeki şeytandan mı?

Semavi dinlere eklemlenip onları göbekten çürüten kadim güneş kültü neden sabit? Bozulmuş öğretiler içerisinde neden teslis izleri var? Bozulmuş dinlerdeki ışık, ateş, güneş izleri nereden gelir?

Nisa 117: “O’ndan ayrı olarak dişilere taparlar. Aslında inatçı şeytandan başkasına tapmıyorlar.” diyen Allah hangi gerçeğe dikkat çekmektedir?

Teslis nedir?

Satanizm nedir?

Velhasıl ayeti, gene aynı ayet içerisindeki “doğru yolu bulma” ve “güneş temassızlığı” ve 4. ayetteki teslisin reddinden yola çıkarak şeytana tapan kavimlerinin aksine iman etmiş olan gençlerin güneş kültü öğretilerinden uzak kaldığına işaret olarak anlıyorum.

Gelelim 18. ayete. Bu ayette iç mekan/durum tasviri yapılıyor. Bakan birisi o gençleri uyanık sanır ancak onlar uykudadır. Onlar sağ ve sol tarafa çevrilir. Köpekleri mağaranın girişine uzanmıştır. Onları görseydik korkar ve kaçardık.

Ne diyor ayette? Onlar uykuda oldukları halde sen onları uyanık sanırsın.

Onlar sağ ve sol tarafa çevrilir.

Köpekleri de mağaranın girişine uzanmıştır.

Araf sûresi 176. ayete bi gidelim: “Dileseydik onu, o ayetlerle yüceltirdik. Ama o, yere saplandı, iğreti arzularına uydu. Onun durumu şu köpeğin durumuna benzer: Üstüne varsan dilini sarkıtarak solur, kendi haline bıraksan dilini sarkıtarak solur. ayetlerimizi yalanlayan toplumun örneği işte budur. Bu hikayeyi anlat ki düşünüp taşınabilsinler.”

Araf 176’da köpek tasviri yapılıyor. Hevasına uyan kişinin durumu dilini sarkıtıp soluyan, hırlayan köpeğin durumuna benzetiliyor. O gençlerse köpeklerini kapının önünde bırakmışlar. Mecaza bakar mısınız? Baksan uyanık sanırsın, ama uyuyorlar…

Onların sağ ve sol tarafa çevrilmesi ne anlama geliyor peki? Etleri çürümesin diye mi sağ ve sola çevriliyor yoksa başka bir durum mu var? 19. ayeti açıklarken geleceğim buraya.

Neyse, şimdi gelelim 19-20. ayetlere:

  1. İşte böyle! Onları dirilttik ki, birbirlerine sorup dursunlar. İçlerinden biri şöyle konuştu: “Ne kadar durdunuz?” Dediler: “Bir gün yahut günün bir parçası kadar.” Dediler: “Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir. Siz şimdi birinizi şu gümüş para ile kente gönderin de baksın; kentin hangi yiyeceği daha temizse ondan size bir rızık getirsin. Ama nazik ve kurnaz davransın ki, sizi kimseye fark ettirmesin.”
  2. “Çünkü onlar sizi ellerine geçirirlerse ya taşlayarak öldürürler yahut da sizi kendilerinin milletine döndürürler. O takdirde bir daha asla kurtulamazsınız.”

Gençler “diriltiliyor”, diriltilmelerindeki amaç birbirlerine sormaları. “Diriliş” ardından gelen “sorgu” vurgusu oldukça düşündürücü. Neyse, bu gençler dirildikten sonra durumları hakkında konuşuyorlar. Bir kısmı çok az bir süre kaldık biz bu halde diyor, diğer kısımsa ne kadar kaldığımızı Allah bilir, biz işimize bakalım diyor. İçlerinden birisine para veriyorlar ki mağaraya temizinden rızık getirsin. Ama can ve iman güvenliklerinden endişe ettikleri için kimseye sezdirmeden gidip gelmelerini salık veriyorlar.

11, 12, 18 ve 19. ayetlerin birbirleriyle bağlantılı olduğunu görüyorum. 11. ayette “kulağa ağırlık vurulması”, 12. ayetteki “diriltme”, 18. ayette “onların uykuda olduğu halde uyanık sanılması” ve 19. ayetteyse “diriltilmeleri” üzerine duruluyor.

11. ayetteki “fe derabna” ifadesini “anlatmak” olarak, 12. ayetteki “beasna” ifadesiniyse “mecazi diriliş” olarak anlamıştık. 18 ve 19. ayetteki ifadeleri de bu bağlamda anlamaya çalışıyorum. Nasıl?

18. ayette diyor ki, “onlar uykudadır ama sen onları uyanık sanırsın. Onları sağa sola çevirmekteyiz.” Bir düşünelim. Aklı başında bir adam uykudaki bir adamı uyanık sanır mı? En fazla 2 kere bakarsın uykuda mı uyanık mı diye. Ama bir düşünün, 3. 4. Kez bakıldığında “yok yav bu adam uyanık” denilebilecek bir uyku çeşidi hayal edebiliyor musunuz? Burada bahsedilen uykunun bizim anladığımız uyku olmadığı açık. Bazıları “onları sağa sola çeviririz” ifadesini, uykuda etleri çürümesin diye sağa ve sola dönerek uyutuldukları şeklinde anlamış. Kendi içinde mantıklı. Ama, bu uyku normal bir uyku değil ki?

Ashab-ı meymene ve Ashab-ı meş’ene? Sağ ve sol taraf ehli?

Ashab-ı Kehf ve Ashab-ı Rakim’i düşünelim. Bu gençler iman etmiş gençler. “diriltilmiş” gençler. Ama 20. ayette göreceğimiz gibi hâlâ iman güvenliklerinden endişe ediyorlar. Kavimlerine karışıp, onların milletinden olmaktan endişe ediyor bu gençler. 12. ayette ehsa kelimesini incelerken ne demiştik? “demek ki imtihan hiç bitmiyor.”

“onlar uykudadır ama sen onları uyanık sanırsın” ifadesi acaba, “onlar ‘diri’ değiller, onlar ‘uyku’dalar. Kalpleri kayabilir, sola meyledebilirler gibi bir şeyi mi kastediyor?

Acaba onları sağa ve sola döndürülmesindeki açıklama kalplerinin Allah’a açılması/kapanması gibi bir şey mi?

Bahsedilen kulağa ağırlık, uyku ve dirilişin anladığımız formda olmadığı kabul edildiği zaman kıssa başka bir hal alıyor.

Bir dakika, toparlamam gerekiyor.

Gençler Allah katından rüşt için bir rahmet istiyor.(10. ayet) Duaları kabul oluyor. Yıllarca kulaklarına anlatılıyor.(11. ayet) Dışarıdan bakan birisi onları uyanık sanıyor, ama onlar aslında uykuda. Bu haldeyken sağa ve sola çevriliyorlar.(18. ayet) Sonrasındaysa diriltiliyor(beas).(12 ve 19. ayet)

Bu ayetleri şimdilik burada bırakıp, son ayetlere geçelim.

21-31. ayetleri bir arada veriyorum çünkü hepsi birbiriyle bağlantılı:

  1. Böylece insanları onlar hakkında bilgilendirdik ki, Allah’ın vaadinin hak, kıyamet saatinin de kuşkusuz olduğunu bilsinler. Çünkü onlar, aralarında mağara yaranının durumunu tartışıyorlardı. “Onların üstüne bir bina kurun.” dediler. Rableri onları daha iyi bilir. Onlar hakkında görüşleri galip gelenlerse şöyle dediler: “Üzerlerine mutlaka bir mescit edineceğiz.”
  2. “Üç kişiydiler, dördüncüleri köpekleriydi.” diyecekler. Şunu da diyecekler: “Beş kişiydiler, altıncıları köpekleriydi.” Gaybı taşlamaktır/bilinmeyen şey hakkında atıp tutmaktır bu. Şöyle de derler: “Yedi kişidirler, sekizincileri de köpekleridir.” De ki: “Onların sayısını Rabbim daha iyi bilir. Onlar hakkında bilgisi olan, çok azdır.” O halde, onlar hakkında yüzeysel bir tartışma dışında hiçbir çekişmeye girme. Onlar hakkında, konuşup duranlardan hiç kimseye bir şey sorma.
  3. Hiçbir şey için, “Ben bunu yarın kesinlikle yapacağım.” deme.
  4. “Allah dilerse” şeklinde söyleyebilirsin. Unuttuğunda, Rabbini an. Ve de: “Umarım ki Rabbim beni, bundan daha yakın bir zamanda başarıya/aydınlığa ulaştırır.”
  5. Onlar, mağaralarında üç yüz yıl kaldılar; dokuz da ilave ettiler.
  6. De ki: “Onların ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir. O’nun elindedir göklerin ve yerin gaybı. Ne güzel görendir O, ne güzel işitendir. Onların, O’ndan başka bir dostları da yoktur. Ve O, hükmüne hiç kimseyi ortak etmez.”
  7. Rabbinin kitabından sana vahyedileni oku. O’nun kelimelerini değiştirecek hiçbir kudret yoktur. O’nun dışında bir sığınak/bir dayanak asla bulamazsın.
  8. Benliğini, sabah akşam yüzünü isteyerek rablerine yalvaranlarla beraber tut. İğreti dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan kaydırıp uzaklaştırma. Ve sakın, kalbini bizim zikrimizden / Kur’an’ımızdan gafil koyduğumuz, boş arzularına uymuş kişiye boyun eğme. Böylesinin işi hep aşırılıktır.
  9. Ve de ki: “Hak, Rabbinizdendir. Artık dileyen inansın, dileyen inkâr etsin.” Biz, zalimler için öyle bir ateş hazırladık ki, çadırı/duvarı/dumanı onları çepeçevre kuşatmıştır. Eğer yardım dileseler, erimiş maden gibi yüzleri pişiren bir su ile yardımlarına koşulur. O ne kötü içecek, o ne kötü sığınak/dayanak!
  10. İman edip hayra ve barışa yönelik ameller sergileyenlere gelince, kuşkusuz ki biz, güzel iş yapanların ödülünü yitirmeyeceğiz.
  11. Bunlar için, altlarından ırmaklar akan Adn cennetleri vardır. Orada altın bileziklerle süslenecekler, ince ve kalın ipekten yeşil giysiler giyip koltuklar üzerine kurulacaklar. O ne güzel karşılık, o ne güzel dayanak!

 

Şimdi ayet ayet inceleyelim.

21. ayet: “Böylece insanları onlar hakkında bilgilendirdik.” Nasıl bir bilgilendirme? Ne yolla bilgilendirme? Sanırım 19. ayetteki [şehre] “gönderme” manasında kullanılan “feb’asu” ifadesi sayesinde. Şehre gönderilir ve deşifre olur.

Gönderme manasında kullanılan feb’asu ve mecazi diriltme olarak anladığım beasu ifadesinin aynı kökten gelmesi de manidar. Diriltilmenin ardından gönderilme sayesinde insanlar onlar hakkında malumat sahibi oluyor 🙂 Güzel 🙂

Neyse, burayı iyi kötü bağladık. Gelelim ayette dikkatimi çeken diğer noktalara.

Sanki 21. ayet ve devamındaki ayetler diğer ayetlere bağlanmamış, ayrı bir şekilde değerlendirmiş. Nasıl?

Diğer ayetlerde kıssa hakkındaki bilgilerden sonra, 21. ayetten sonra uyarılar başlıyor.

21. ayette diyor ki, insanlar aralarında tartışıp duruyorlar, gaybı taşlıyorlar. Onları kıssa hakkında bilgilendirdik çünkü hakkı bilsinler. 13. ayette belirtildiği gibi, kıssanın hakikatini öğrensinler. Sanki 20. ayette artık kıssa bitmiş. Mevzu hasıl olmuş. Neymiş mevzu? İmanlı gençler rablerine sığınmış, rableri onları kendi katından rahmetle rüştlendirmiş. Bundan sonrasıysa (ilerideki ayetlerde ayrıntılı göreceğiz) kıssa hakkında uyarılarla dolu. İnsanların gaybı taşlamalarına uyarı. Derdimi anlatabildim mi emin değilim. Şimdilik geçiyorum burayı da.

21. ayetle alakalı aklıma takılanlar bitmedi. İnsanlar mağara yaranının durumunu tartışıyormuş. Kimisi üzerine bina(!) yapalım, kimisiyse kesinlikle mescit(!) yapalım diyormuş.

Mağaraya ne binası yapıyorsun? Mağaraya ne mescidi yapıyorsun? Mescit ne demek, bina ne demek? Mescit/bina konusu uzun bir konu. Hâlâ netleştiremedim kafamda. Bir ara bununla alakalı yazı yazacağım inşallah. Şimdilik size şu bağlantıyı bırakıyorum: http://dersvekuran.blogcu.com/kuran-isiginda-mescit/9948452

22. ayette uyarılar devam ediyor. Onların sayısına takılma, bilgin olmadığı halde atıp tutma, onların sayısını Allah bilir, bir de çok az kimseler bilir. Sonrasındaysa diyor ki, onlar hakkında yüzeysel(zahir) tartışma dışında tartışmaya girme. Zahir olan nedir? Allahın hak olarak anlattığı kısımlar. Gerisi rivayet.

23 ve 24. ayetler garip. Diyor ki, hiçbir şey için bunu kesinlikle yapacağım deme, ancak Allah izin verirse yaparım de. Ne alaka? Bence bu ayet 21. ayette “kesinlikle mescit yapalım” diyenlere atıf yapılıyor. Kesinlikle değil, inşallah yapalım de.

25. ayette diyor ki “Onlar, mağaralarında üç yüz yıl kaldılar; dokuz da ilave ettiler.” Ardından gelen 26. ayetteyse “De ki: ‘Onların ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir.’” Diyor ve ekliyor: “O, hükmüne hiç kimseyi ortak etmez” çelişki yok mu? Hem diyorsun ki 300+9 sene orada kaldılar, sonra da diyorsun ki “de ki Allah bilir. O hükmüne kimseyi ortak etmez.” 25. ayete getirilen yorumlar, o ayetin insanların ağzından alıntı yaptığı şeklinde. Yani o kelamın insanlara ait zanlar olduğu. Bence bu çıkarım mantıklı. Zaten 21. ayet sonrası zanlar, gabya taş atmak, bilinmeyene yorum yapmak gibi yanlışlar hakkında, insanlardan alıntılar yaparak uyarılarda bulunuyor. Ki devamındaki 27, 28, 29. ayetlerde bu konuya değiniliyor. Hak olanın Rabbin kelamı olduğu, rivayetlerin çürük dayanak olduğu, rabbin kelimelerin değiştirilemeyeceği ama rivayetlerin hevalara hizmet ettiği üzerinde durulup, hakka sarılınması tavsiyesinde bulunuluyor.

.

.

.

 

Yazının sonuna geldik. Pek çok çelişkim, ucunu dolduramadığım, açık yer var. Muhtemelen yanlışlarım da var. Konu bütünlüğünü sağlayamadığım da doğrudur efenim. Zihnimi toparlamakta büyük problem yaşıyorum, bu da sabırsızlık getiriyor (ya da sabırsızlık zihin dağınıklığını getiriyor.)

Yazının büyük ölçüde bitmediğini, ama artık yazamayacağımı düşünüyordum ama yazıyı tekrar okuduğumda yazının büyük ölçüde bittiğini gördüm. Yayımlamakta beis görmüyorum. En azından şimdilik.

Elbette yukarıda bahsettiğim gibi ucu açık yerler vs. var. Kapatamadım uçları, ne yapalım. Alim değilim ne de olsa. 

Geleceğim deyip gelemediğim yerler de oldu. Sağlık olsun.

Mesela şu soruları cevaplayamadım:

Rakim ehli kim?

2 zümre kim?

Gençler ölü mü, diri mi, uyku da mı, uyanık mı?

Cevap: Bilmiyorum. Bir gün ilmim artarsa inşallah cevaplayabileceğim. Zaten amacım hakikate vakıf olmak değil, hakikate göz ucuyla da olsa bakabilmekti. Cevaplar bulamayacağımı biliyor, sorularımın artacağını biliyordum.

Tevbe 124: “Ne zaman Kur’an’dan bir bölüm indirilse, hemen onlardan birileri: “Bu hanginizin imanını artırdı?” derler. Hani iman edenler var ya: bu onların imanlarını tabii ki artırmıştır; ve elbet onlar bunun sevincini ve müjdesini paylaşırlar.”

Sorularım artacak dedim ama, aman yanlış olmasın. İmanla beraber artacaklar inşallah.

Açık, cevapsız kalan ve sonuca bağlanmayan yerleri okuyucu tamamlar herhalde. Benden bu kadar.

Elimden bu kadarı geldi, inşallah ahir evvelden daha hayırlı olacaktır.

Selametle.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.