dilemma

Dil ve Dilemma

Kelimeleri seviyorum. Kelimelerin hafızasına dokunmayı, o hafızanın bizleri nasıl şekillendirdiğini ve bizlerin o hafızayı nasıl tahrip ettiğini/değiştirdiğini –uzak çağrışım: bkz. Mandela etkisi- ve tüm bu değişim ve değişmezliğin içinde, içimizdeki ve dışımızdaki tahayyülle gerçekliği eğip bükmesini ve yeni gerçeklikler oluşturmasını ve bunun beyin kimyasına –ve beyin kimyasının tüm bunlara- etkisini incelemeyi –ya da en azından benim gibi tembel bir canlı için, düşünmeyi- seviyorum.

Kurduğum cümle batsın. Her bi şeyi/şeye bi çırpıda söyleme/yapma/ulaşma –kısaca sabırsızlık- hastalığımdan –dürtümden- kurtulmam gerek. Hayır, neden yangından mal kaçırır gibi konuşuyorsun ki? Konuşurken de böyle. (Önceki cümledeki “konuşma” ve bir önceki cümledeki “konuşma”nın birbirinden farklı konuşmalar olduğunu belirtmek isterim. –sen belirtme. ‘konuşman’ batsın senin. 2. Batsın vakası “Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz” demiş Ziya Paşa. Reddediyorum. Ayinesi laftır kişinin. Laf mı, Laf-ı güzaf mı ona bakarsın. Cehaletin kelimelerinden akıyor canım kardeşim. 3 farklı anlam için tek kelime kullanıyor olmak zor gelmiyor mu o acınası kibrine?-) Arkamdan atlı geliyormuş gibi hızlı hızlı konuşuyorum. Amaç neyse artık? Her neyse. (neyse neyse……)

Seviyorum, incelemeyi seviyorum vs. dedim ama uzun akademik araştırmalar yaptığım, derin okumalarda bulunduğum falan sanılmasın (Akademik araştırmaları “uzun”, okumaları “derin” olarak nitelemem de bu yazının konusuna –ruhuna- dahil Attila kardeşim). Tembel bir organizmayım ben. Size neyse bundan? Her neyse. (2… Belki daha fazla. Hmm, her neyse….)

Ne diyordum ben? Hah;

Kelimeler hakkında bir şeyler yazmak istiyorum. Daha önce defalarca yazdım, düşündüm. Yeni bir şeyler eklemedim üzerine. Fazla uzaklaşmadan harekât merkezinden ve öncekilerden daha fazla yaklaşmadan menzile –“üzerime yüreğimden başka muska takmadan[1]” hah hah- farklı yolları denedim sadece. Hoş, harekat nerede ve nereye onu bilmiyorum ama, boş konuşuyorum işte. Konuşalım cancağızım:

“Sana durlanmış kelimeler getireceğim
pörsümüş bir dünyayı kahreden kelimeler”

“kelimeler, bazısı tüyden bazısı demir” diye de devam ediyor aynı şiir.[2]

¿¿Peki ya “zincir”¿¿

Bir söz fısıldandı: “Ne kadar çok kelime bilirsen o kadar etkili/geniş düşünürsün” Yanlış değil ama eksik. Tamam olmasına ramak bırakan ek: Ne kadar çok kelime bilirsen, kelime mahpesindeki zincirin o kadar uzun olur.

Zihninizdeki kemendin farkında mısınız? Dildeki düğümü çözmeye muktedir kim var şurada? Dilinizde iktidar kim? Dilinize malik kim?

 “Lisanımdaki düğümü çöz” diyen “asa sahibi” neyden bahsediyordu?[3]

“Harfsiz ve kelimesiz düşünmek yaradanı”?[4]

Bu aralar sık sık sorduğum bir soru var: Kelimeler(in)den sıyrılınca ne düşünür insan? Harfsiz/kelimesiz idrakin önündeki engel lisandaki düğüm müdür?

“… kalpleri vardır idrak etmezler…”[5]

“Bir kalbiniz vardır, onu tanıyınız”[6]

“İzm’ler idrakimize giydirilen deli gömlekleri.”[7] ve “Sağcı ve solcu gibi sınıflandırmaları hiçbir zaman benimsemedim. Bunlar hakikati kapamaya yarayan uydurmaca mefhumlardır.”[8] diyen Cemil Meriç konuya ufaktan değinmiş aslında. (Yayıncının notu: 60 sayfa kadar “Bu Ülke” haricinde Cemil Meriç okumadım. Kamuoyunun affına sığınıyorum efenim. –Kamuda oylayan-oynanan kimse/neyse artık?-) Meriç’in yarım bıraktığını tamamlama edasıyla –pişkinliğiyle [kendini bilmezlik de sen ona]- bir söz söyleyelim o zaman: Kelimeler idrakimize giydirilmiş deli gömlekleridir.

Daha önce “Kelimenin Çıkmazı” başlığıyla bu konuyla alakalı bi şeyler yazmıştım. Alalım efenim:

“Duygularımız bizim mi? Biz mi seçtik? Duygu seçilir mi? Seçilmez. Değiştiriyorum; duygularımız bize mi ait?

Kelimeler… Bizi yönetiyor. Kısıtlıyor. Fazla kelime bilmek zincirimizi uzatıyor sadece. Kaybettik saflığı. “baba”/“anne” dediğimizde kaybettik bize ait olanı. Harfsiz ve kelimesizliğimizi kaybettik. Kirlettik hisleri, kirlettik saflığı. Bize ait sandığımız duygular bize sahip oldu.

Hisler esaret altında. Kelimelerin işgali altında. Dilimiz yönetiyor bizi. Konuştuğumuz dil değiştirdi beynimizi. “biz” kalmadı. “ben” kalmadı. Hissetme şeklimiz değişti. Sınırlandık. Sınırladık kendimizi. Yorum yolumuz tutuldu. Düşünce duvarlarımızda kelimelerin dikenleri var. Kelimenin çıkmazındayız. Kalıplar içerisindeyiz. Böyle seveceksin. Şöyle kızacaksın. O şekil söveceksin. Bu yoldan düşüneceksin.

Delirmek gerek belki.”

Kendimize destekçi devşirelim hemen (Özneyi çoğul kullanmam da destekçi devşirme gayretimden kaynaklanıyor olsa gerek):

Harari - Yazının insanlığa etkisi
Harari – Yazının insanlığa etkisi

Nasıl sınırlandık pekâlâ? Yorum yolumuz nasıl tutulmuş olsun ki bre Atay’lı?

“sorular
sordular
neden çok
nasıl yok
niçin var

sanatsız
papağan
neden çok
ve atsız 
kahraman
niçin yok”[10]

İkili mantık nedir bilir misin kâri? –Entel görünmek için “kâri” dedim. Ehehe.-

Tez ve anti tezden senteze ulaştığını sanan gafil, sen ‘o’ senteze ulaş diye var tez ve antisi. Kelimelerde sandığımızdan daha fazlası var. Serbest çağrışım: “Bu maskenin altında etten fazlası var. Bu maskenin altında bir fikir var. Ve fikirlere kurşun işlemez.”[11]

Geçenlerde bir şey gördüm. Güldüm. Haydi beraber gülelim gülünecek halimize:

Ciao kelimesinin kökeni
Ciao kelimesinin kökeni

Ciao Bella şarkısı var ya hani. Engin (gerçekten engin, pek bilmem tarih) tarih bilgimle, İtalya iç savaşında direnişlerin şarkısı, işte o şarkıdaki ‘ciao’ kelimesi var ya hani, hah evet o kelime; “kölenim” demekmiş. “Köleyim köle olmasına ama efendimi ben seçerim. Hıh, çekil önümden.” ya da; “Bir sabah uyandığımda kölenim” Hah hah ya da hüngür hüngür. Düşünebiliyor musunuz? Bir nesli nasıl uyuşturmuşlar. Kim kurduysa sağlam eğlenmiştir. Partizan, götür beni buralardan…

Soruyorum size; hangi kelimelerin/sloganların yılmaz savunuculuğuna büründü/rüldü insan/lık? “Kelimeler albayım, bazı anlamlara gelmiyor”[12] demişti Hikmetçiğim Benol. Haklısın Hikmetçiğim ama biraz eksiksin de: Kelimeler bazı anlamlara ‘artık’ gelmiyor.

“Yuharrifun” ehli[13] kim ki, kitaplara mevzu olmuşlar? Bakın bu soru çok önemli. Kim bu yuharrifun ehli? Ey tezci, anti tezci ve hepsinden akıllısı(!) sentezci: Yuharrif’lerin kurgusunda olmadığına kani misin?

Kelimeler albayım, çok fazla şey anlatıyor. Ve kelimeler albayım, çok şeyler gizliyor. Kelimelerin dehlizlerinde tarih yazıyor… Kelimeler, dehlizlerde tarih yazıyor…

Tekrar soruyorum, ikili mantık nedir bilir misin kâri?

Gene okumadığım bir kitaptan yol alalım: “İyinin ve kötünün ötesinde”[14] bir şeyler lazım bize. Yani, tez ve anti tezden ve sentezden farklı bir şeyler lazım bize.

Kümeli düşünmeye alışmışız bir kere. Bkz. [9] numaralı dipnot. İkiliğe düçar olmuş zihnimiz. Sonuçlarını düşündün mü bunun?

“Tarihe bakıldığında da ulus devlet ve millet şuuru da ancak bir “öteki” yaratarak oluşturmak mümkün olduğu görülüyor. Yani “milliyetçilik” demek, pratikte, ötekiler yaratarak bir çember oluşturmak ve çemberin içindeleri ile dışındakileri tanımlamak. Çemberin dışındakileri karşı taraf, düşman göstererek, çemberin içindekilerde ortaya çıkan bir saf tutma, aidiyet hissetme duygusu. Yapılan araştırmalarda; bu durumun bir de “timsahın göz yaşları” diyebileceğimiz bir yönü olduğunu göstermiş. Denekler ötekileştirdikleri için ilk başta “…şu özelliğini severim, iyilerdir ama şu özelliklerini sevmem…” diyerek, aslında ötekini dışlayarak bir milliyetçilik duygusu yarattığını gizlemeye çalışmışlar. Çünkü, ötekileştirme, gündelik hayatta şiddet uygulamak için kişiye gerekli olan legaliteyi sağlamak için kullanılan bir yöntem. Buradaki öteki felsefedeki ötekiden farklı bir “Öteki” kavramı. Felsefede, kendini, yani “ben”i inşa etmek için ötekine ihtiyaç duyarken burada artık kendini yaşatmak için “Öteki”ni yok etmeye yönelme durumu söz konusu. Kısaca ilkelliğe bir geri dönüş söz konusu.”[15]

Kendini oluşturman ve yaşatman için ihtiyaç duyduğun hastalıklı ikili mantık…

Dilin özü nedir pek sevgili kâri? Yeni kelimeler neyin üzerine bina edilir ve anlamlandırılır? Nasıl ve hangi dayanakla benimsenir? Hangi hafızadan beslenir?

Herkeste bir “Truman Show” analojisi… 1984 öykünmesi… Soru sorma hakkımı kullanıyorum ve sorarak itiraz ediyorum sayın yargıç: Ya dilimiz bir “Truman Shop” mahsülüyse? Yahut, çiftdüşün bizzat/şahsen/kendine menkul –ne bok dersen artık- dil/lisan ise?

Bazı cümlelerinde kendimce düzeltme [edit] yaparak Sevde Hanım’dan bir alıntı yapacağım:

“Dil olmadan ya da yetersiz bir dille, karmaşık düşünceleri ifade/tahayyül edebilir miyiz? Linguistic Determinizm’e göre, hayır. Linguistic Determinizm için, Sapir-Whorf Hipotezi’nden yola çıkılmış. Sapir abimiz diyor ki: İnsanlar objektif bir dünyada yaşamaz. Bunun yerine toplumun kendisini ifade etmesi için kullandığı spesifik bir dilin merhametindedirler. Aynı zamanda, farklı toplumlar birbirinden ayrı dünyalardır.

Sapir’in bir öğrencisi aynı mevzuya kafa yorar ve ilginç bir durum ortaya koyar: Hopi dilinde lineer zaman kavramına refere edecek bir kelime yoktur. Bir Hopi, zamandan bahsedeceği zaman 5 yıl önce değil, yazı kış ifadelerini kullanır.

Sevgili abimiz bunun üzerine buyurmuş ki: Bizim gibi lineer düşünmüyorlarsa, zamanı lineer algılayamıyorlardır. Bu yeni bir tartışma ortaya çıkarıyor elbet: Bizim lineer zaman kavramımız nereden geliyor?

Steven Pinker abimiz ise ortaya ‘mentalese’ olgusunu atıyor: Düşüncenin dili, zihinde dilden bağımsız oluşan imge(?)ler. Basit olanların kompleks olanlara dil olmadan da evrilebileceği düşünülüyor.”[16]

Dil senin en temel algın, zaman algın üzerinde tahakküm sahibi. Kelimeler, sanıldığından daha değerli demiştim değil mi? Yuharrifun ehlinin gayesi ne dersin?

Zaman algısı? Zamanda görelilikten evvel dilde görelilik üzerine yoğunlaşılmalı belki de.

Bakın burada bir ayrıntı var: Düşüncenin dili, kelimelerden bağımsız. Ne zamana kadar? Bebeklikte bir merhaleye kadar. Hangi merhale unuttum, merak eden baksın. Neyse, neydi o nüans? Hah, ilk başta dilden bağımsızız, ve hatta dili şekillendiriyoruz (bunun bebeklikle alakası yok efenim, karıştırmayın. –aslında insanlar arası [aynı dili konuşanlar arası] algıdaki farklılığın sebebi dil edinimi sırasında, dili şekillendirmemiz olabilir.-). Sonrasındaysa dil bizi şekillendirmeye başlıyor. Bkz. Kelimenin çıkmazında.

Sahip olduklarına ait olmak gibi bir durum söz konusu.

Ben söyleyince etkisi olmadı. Afillisini alalım:

Marshall McLuhan - Önce biz araçları yaratırız, sonra onlar bizi.
Marshall McLuhan – Önce biz araçları yaratırız, sonra onlar bizi.

Kendimize hapsoluyoruz. Aslında Pinker’ın ‘mentalise’ kavramı “evrensel bir dil” varlığını da barındırıyor içinde. Evrensel hafıza. Yahut, fıtrat.

“Önce söz vardı”[17] diyor bir kitapta. Sözden önce de düş vardı ve düş yeni gerçekler yarattı. Gerçek, somut ve soyuta hapsedilene kadar güzeldi.

Tüm bunların gayrısında, ikiliğe yenik düşüp anti teze başlık açalım:

Kelimesiz imgelerin kelimelere dökülmesi, sınırlanmak mıdır peki?

Elektriğin 0 1 evreninde ifade edilmesi, 0 1’in yepyeni bir evren kurmasıyla neticelenmedi mi? Elektrik tahayyülünün ötesine ulaştı. Kelimesiz ve vahşi idi, ikiliğe indirgendi ve tahayyül(bu kelime de yalama yaptı iyice) sınırlarımızı aştı. İhya edildi. Terbiye edildi. Elektrik 0 1 ile zincirlendi. 0 1’in derlenmesine getirilen her yeni yorum zinciri uzattı. İkili sistemi dolambaçlı yollarla aştık, aşmasak yerimizde sayardık.

Kelimeler kırbacımızdır belki de? Onları sevin ve değer verin onlara.

Acaba?

Demem o ki güzel kardeşim; iraden/mantığın/düş dünyan renkli kelimelerle mahpus ve kelimeler sanıldığından daha değerli. Elektriğe kapılıp 0 1’i reddetme ama nereden geldiğini unutup 0 1 mahkumu olma. Aş ikiliği ve vahşiliği.

Zincirini sev, kırbacına aşık ol. Maymunla arandaki fark 0 ve 1 kadar.

“Bütün bu söylediklerimin “lâf ü güzâf” olduğuna bütün şuurumla kaniim. Yine de yazıyorum bunları. Bu zaman aralığında lâf ü güzâftan başka bir şey yazamayacağımı biliyorum. … Cellâdıma gülümsedimse, bu onun cellâdım olduğunu unutmadığım, unutmayacağımdandı.”[18]

Zincirini sev, celladını bil.

 

24.07.2018

 

[1]: İsmet Özel – Mazot

[2]: İsmet Özel – Yıkılma Sakın

[3]: Taha Suresi, 24-28. ayetler: “Firavun’a git. Çünkü o iyice azdı. Musâ dedi ki: Ey Rabbim! Benim göğsümü genişlet. İşimi kolaylaştır, dilimin/lisanımın düğümünü çöz ki sözümü anlayabilsinler.”

[4]: Necip Fazıl Kısakürek – Uyumak İstiyorum

[5]: A’raf Suresi, 179. ayet: “Yemin olsun ki biz, insanlardan ve cinlerden birçoğunu cehennem için yarattık. Kalpleri var bunların, onlarla anlamazlar; gözleri var bunların, onlarla görmezler; kulakları var bunların, onlarla işitmezler. Davarlar gibidir bunlar. Belki daha da şaşkın. Gafillerin ta kendileridir bunlar.”

[6]: Abdurrahman Cahit Zarifoğlu – Kalbiyle Söyleşen

[7]: Cemil Meriç – Bu Ülke sf. 67

[8]: Cemil Meriç – Tercüman, 20.9.1984

[9]: Yuval Noah Harari – Sapiens sf. 137

[10]: Necip Fazıl Kısakürek – Kafiyeler

[11]: V for Vendetta (2005)

[12]: Oğuz Atay – Tehlikeli Oyunlar sf. 101

[13]: Maide Suresi 41. ayet: “Ey Resul! Hakikati inkarda birbirleriyle yarışanlardan dolayı üzülme: şu, ağızlarıyla ‘Biz inanıyoruz!’ diyen, halbuki kalben inanmayanlardan ve her türlü yalanı can kulağıyla dinleyen ve (aydınlanmak için) sana gelmek yerine başka insanlara kulak veren Yahudilerden. Onlar, (vahyedilen) sözleri asıl bağlamlarından kopararak anlamlarını çarpıtırlar ve ‘Eğer size şöyle şöyle (bir öğreti) verilirse onu kabul edin; ama verilmezse uzak durun!’ derler. (Onlara bakıp üzülme,) çünkü Allah, bir kişinin kötülüğe meyletmesini dilemişse Allahın onun hakkındaki iradesine hiçbir şekilde mani olamazsın. İşte onlar kalplerini Allahın temizlemek istemedikleridir. Onları bu dünyada zillet, öteki dünyada da korkunç bir azap bekler.”

[14]: Friedrich Nietzsche – İyinin ve Kötünün Ötesinde

[15]: https://pandoraprojesi.com/2018/02/23/oteki-felsefe-ve-edebiyat-sohbetleri-ii/

[16]: https://twitter.com/sarsansansar/status/1003286520026009600

[17]: Yuhanna – 1

[18]: http://www.istiklalmarsidernegi.org.tr/Yazi.aspx?YID=675&KID=48

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.