Uzun Yazmak ya da Kısa Yazmak

Yazılarımı yazarken içimde hep “uzun yazmalıyım” düşüncesi vardı. Uzun yazmam gerektiğini düşünüyordum. Birkaç gün evvel bu düşüncemden vazgeçtim. Bir önceki yazım da bu kararım neticesinde sitede yayınlandı zaten.[1] Kısa yazılar da paylaşacağım artık. 90 kelime, 100 kelime, 150 kelime vs. Bazen içimde yazma isteği oluşuyor, ufak ufak notlar alıyorum. Kısa oldukları gerekçesiyle paylaşmıyorum. Defterin arasında kaybolup gidiyor. Artık öyle yapmayacağım. Ne gerek var kendimi kasmama? İçimden geldiği gibi yazar geçerim. Hoş, bu aralar yazamıyorum istediğim gibi, ama olsun. Belki zamanla düzelir. Düzgün yazılar yazmaya başlarım.

Yazar olma hayalimden bahsetmiş miydim? Hayır bahsetmemiştiniz efendimiz. Yazar olmak istiyorum Samsa. Ne yazarı efendimiz? Bilmiyorum Samsa. Yazmak istiyorum. Senaryo, hikaye, roman… ama yazmak. Ama bir sıkıntı var bende. Sıfırdan bir şeyler oluşturamıyorum. Hayal edemiyorum. Bir evren tasarlamak istiyorum mesela. Tolkien gibi, Martin gibi ya da Rowling gibi. Veyahut adını duymadığım o nice yazarın yaptığı gibi bir evren tasarlamak istiyorum. Neden istiyorsunuz efendimiz? Bilmem Samsa, belki içinde bulunduğum evrenden bir kaçış yolu arıyorumdur kendimce. Sıfırdan bir şeyler tasarlamakta sıkıntım var demiştim. Ama mesela, hazır bir fikri geliştirmekte fena olmadığımı düşünüyorum. Revize edebiliyorum ufak tefek. Ama sıfırdan bir dünya oluşturmakta, sıfırdan bir hikaye kurgulamakta gerçekten çok zayıfım. Belki zamanla kazanırım bu yeteneği. Oğuzcuğum Atay, ilk romanı Tutunamayanlar’ı yayınladığında 37 yaşındaydı. Belki ben de seneler sonra yazar olabilirim. Nasıl bir yol izlemem gerektiğini bilmiyorum. Bol okumam gerektiğini biliyorum sadece. Ama nasıl okumalı? Ne okumalı? Yazmaya nerden başlamalı? Nelere dikkat etmeli? Nasıl düşünmeli? Bilmiyorum. İçime oturan ve aylardır kalkmayan öküz beyi kalkmaya ikna edebilirsem okumaya başlayabileceğim. İçinizde öküz yok, içinizde aciz var. Tembellik var. İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var. Hiçbir şey üzerinde düşünmeye, hatta bir parçacık durmaya alışmayan gevşek beyninizle kullanmaya lüzum görmeyerek nihayet zamanla kaybettiğimiz biçare iradenizle hayatta dümensiz bir sandal gibi dört tarafa savruluyor ve devrildiğiniz zaman kabahati meçhul kuvvetlerde, insan iradesinin üstündeki tesirlerde arıyorsunuz efendimiz.[2] Samsacığım hayırdır, İçimizdeki Şeytan’ı mı okuyorsun? Evet efendimiz. Afferim Samsa. Tereciye tere satma, uza. Peki efendimiz. Her neyse, dilerim okuyabilir, yazabilirim. Bu hayalimi buraya geçirmemin sebebi ise, “söz uçar, yazı kalır” şeysi. Yazılı hale getirirsem bu hayalimi, belki daha bir azimle çalışmaya başlarım. Heyhat, nelerden ümit dileniyorum.

Velhasıl, bundan sonraki yazılarımda öyle uzun uzadıya şeyler yazmayabilirim. Daha doğrusu, ille de uzun olsun diye bir amaç gütmeyeceğim.

Bloğumuzu ilgiyle takip eden yüz binlerle bu hayati kararımızı paylaştığımıza göre artık gidebiliriz değil mi Samsacığım? Evet efendimiz, gidebiliriz.

Her neyse, nelveda.

23.10.2017

[1]: https://www.atayli.com/ic-ses/kelimenin-cikmazinda
[2]: Sabahattin Ali – İçimizdeki Şeytan sf. 233-234

Uzun Yazmak ya da Kısa Yazmak” hakkında 2 yorum

  1. Aynı durum blog yazarlarının tümünün başından geçmiştir. Aklına bir şeyler geliyor, yazmaya başlıyorsun ama bir bakıyorsun ki yazı çok kısa ve paylaşmaktan vazgeçiyorsun. En iyisi fazla kasmamak bay Samsa.

    1. Aynen. Kasmamak lazım.
      Toplum için sanat –
      Sanat için sanat –
      Kendim için sanat + : )
      Beğenilme güdüsünden kurtulup yazdığımızda daha hoş şeyler çıkacaktır ortaya. Umarım.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir