Kırk Satır mı, Kırk Katır mı?

Bu yazı daha önce yazdığım 4 ayrı yazımın birleşimidir. Hepsini aynı gece yazmıştım. Konu bütünlüğü olmasa da duygu bütünlüğü olduğu için parça parça yayınlamamın uygun olmayacağını düşündüğümden birleştirdim. Yazıyı okumaya başlamadan evvel ufak bir uyarıda bulunmak istiyorum. Yazıda bir miktar sövgü ifadesi yer almaktadır. (sövgü ifadesi ne amk) Rahatsız olma ihtimaliniz olduğunu düşünüyorum. Şayet rahatsız olacaksanız çok geçmeden bu sayfayı terk etmenizi öneririm.

Yazılar üzerinde birkaç anlatım bozukluğunu düzeltmek ve kaynakça belirtmek dışında ciddi bir değişiklik yapmadım. Ham halleriyle duruyor. Önceki yazılarımda bazı cümleleri kalınlaştırıyordum. Bunda onu da yapmadım. İlk hali gibi hemen hemen. Okurken bunu göz önünde bulundurursanız sevinirim.

Yazıyla ilgili bir ayrıntı daha: Samsa’dan daha önce bir yazımda bahsetmiştim.[1] O yazıya bu yazıyı, bu yazıya da o yazıyı kaynakça olarak ekleyeyim. Gereksiz aktivitelerde bugün…

Sanki siteye binlerce kişi giriyor da uyarı yazıyorum. Ben de bi garibim.

13.10.2017

 

Bu yazının bir amacı yok. Yazmam gerekiyor sadece. Yazıp kafamdan atmam.

Olmayacağına adım kadar emin olduğum bir şey için, daha doğrusu olmayacağına adım kadar emin olduğum bir şeyin olmayacağı bir kez daha yüzüme çarpıldığı için anlamsızca mutsuzum. Huzursuzum. Hayır, oysa biliyordum zaten olmayacağını. Bu üzüntü neden? Demek ki olmayacağını kabul edemiyordum. Görmezden geliyordum belki de. Ya da çalışıyordum diyelim. Görmezden gelmeye çalışıyordum. Ee, gözümüze sokulunca da canımız acıdı haliyle. Acısın bakalım. Hissizleşmeye başlarım belki yakın zamanda. Ama bir dakika. Hissizleşebilmem için acının sürekli aynı kuvvette gelmesi gerekiyor. E bu aynı kuvvette gelmiyor ki? Geometrik bir atış söz konusu acı kuvvetinde. Haliyle hissizleşemiyorsun acıya. Acıyla yaşamayı öğrenmek gerek o halde. Ne için peki? Ne için bu acıya alışacağım? Bu acıdan kurtulmanın yolu yok mu? Var, kendimden kurtulmam. Peki ben neyim ve kimim? Şu an kimim ki, bu kimliğimden kurtulayım? Kurtulmam gereken kimliği ve olmam gereken kimliği ve en önemlisi ise olmayı istediğim kimliği bile bilemiyorken bu kaçma arzusu da ne? Ne sikim biliyorsun da bilmediğin yerlerin özlemini çekiyorsun? Bu yaşadığım, bilmediğim yerlerin özlemi mi yoksa az biraz bildiğimi düşünmeyi arzu ettiğim yere karşı olan nefretim mi? İkisinden de biraz sanırım. Her neyse, siktir et.

Bu aralar ne işle meşgulüm? Sınava hazırlanıyorum. LYS’ye. Eksiğim çok fazla. Son 1 ay. Eksiğim fazla çünkü olmayacağını bildiğimden bahsettiğim şeyler yüzünden çalışmaya kuvvet bulamadım kendimde. Nasıl bir cümle lan bu? Neyse, siktir et. Eksiğim fazla ama zekama güveniyorum. Hamdolsun Allah esirgememiş zekayı. Baktı herhalde “Bu maldan bi sikim olmaz, bari zekayı fazla vereyim de ordan kurtarabilirse kurtarsın.” dedi. Tövbe estağfurullah. Ettiğim lafa bak. Her neyse, zekamla halledebilirim başkalarının 2.5 – 3 ayda hallettiği şeyleri 1 ayda. Sınavdan sonra bir ekleme patlatırım buraya. Bakalım yüksekten attığım kadar zeki miymişim?

Bir şey fark ettim, zekama güvendiğimden falan bahsetmişim. Diğerlerinin 2.5 – 3 ayda yaptığını 1 ayda yaparım falan demişim. Böyle dememin sebebi, kendi ezikliğimi kendime sözde yükseklikler bularak -devşirerek- kapatmaya çalışmammış. Kendi kendime üstünü şeffaf  örtüyle kapatıp  “Lan oğlum o kadar ezik değilsin. Zekisin lan sen. İyisin iyi. Millet mal, sen hepsinden iyisin.” demişim aslında. Ne kadar ezikçe değil mi? Hah hah, yazık bana. Bunu yazarak da kendimi acınacak kadar değerli göstermeye mi çalıştım acaba? Kim bilir? Belki. Peki bunları neden yazıyorum? “Bakın bunları fark edecek kadar zeki, kendimi yerecek kadar da açık sözlüyüm.” demek için mi? Belki. Kim bilir? İki yüzlülük paçalarımdan akıyor.

Hah hah, sevdim ben burayı. Başkalarıyla konuşmak istediğim şeyleri burayla konuşuyorum. İyi de oluyor. Başkalarıyla konuşurken onların beklentilerine de karşılık vermek zorundasın. Burada öyle bir dert yok. Başkalarıyla konuşurken beklentin de oluyor haliyle. Burada o da yok. Beklenti demek hüzün demek. Beklenti yoksa hüzün de yok. Hüzün yok da, huzur var mı? O da yok. O kadar dibe batmışım ki, hüzünsüzlüğü mutluluk olarak düşünmek istiyorum artık. Mutluluk beklentimi buralara kadar düşürürsem mutlu olurum belki. Hah hah, iyi yöntem. Hoşuma gitti bu.

Neyse ben kaçar. Arada uğrarım yanına. Tamam tamam gene gelirim söz. Ama sen de ayıp ediyorsun, hep ben geliyorum, aşk olsun gelip de çayımı içmedin daha.

Yüzsüzlük bu ya, yanımıza uğramayan adamın kıçının dibinden ayrılmıyoruz neredeyse.

Her neyse, nelveda…                                                                                              

16.05.2017

 

Lan amına koyum. Beyin zarımı sikiyim. Fikrime çakayım. Yav ben neden bu kadar geri zekalı bi herifim? Lan it oğlu it, her sikim güzel gidiyor işte. Adam gibi ders çalışıyorsun. Sana zarar verme ihtimali olan bir şeyi ne bok etmeye yapıyorsun? Lan öküz, ulan ahmak, geçtiğimiz 2 ay bu yüzden ders çalışamadın zaten. Hâlâ usanmadın mı yediğin boktan? Hiç mi akıllanmadın? Amk, yiyebileceğin kadar sıçmayı ne zaman öğreneceksin? Al işte. Memnun musun? Memnun musun lan şerefsiz? Kendi kendini siktin işte. Ne diye yarak üstünde parmak uçlarınla amuda kalkmaya çalışıyon ki? Biliyon işte o yarak sana girecek eninde sonunda. Ne sikime yarak boku yiyon it?! Amk amk amk amk amk amk amk………

Sakinleşmem lazım. Düşüncelerimden kurtulmam lazım. Kendimden kurtulmam lazım. Kendime yeni bir kılıf bulmam lazım. O kılıfta huzura kavuşmam lazım. Düşünme. Düşünme. Düşünme. Düşünme. Düşünme. Umursama. Umursama. Sikleme. Kendini düşün sadece. 1 ay kaldı. 1 ay sonra ne bok yiyosan ye. 1 ay sabret. 1 ay umursama. 1 ay. 1 ay. Baban ölse ders çalışmaya devam etmek zorundasın. Acını 1 ay sonra çekersin. Acını sonra çekersin. Şimdi, yapman gereken şeyi biliyorsun. Düşünmeyeceksin. Düşünmeyeceksin. Tek düşüneceğin şey, türev, integral, trigonometri, sistemler, organik kimya, elektrik, optik, dalgalar. Bunları düşün. Bunlara kafa yor. Bunların sana faydası olacak. Acılarının değil. Acılarının da olacak ama şimdi onların faydasının sırası değil. Ne faydası olacaksa 1 ay sonra olsun. 1 ay. 1 ay. Sikik bir, 1 ay daha sabretmen gerekiyor. Ondan sonra istersen kendini sik.

Şimdi siktir ol git. Siktir ol git. Siktir git ders çalış. Siktir git amına koduğumun piçi, kendini siktirmeden siktir olup git.

16.05.2017

 

Kronik yalnızlık. Kronik iç sıkıntısı. Kronik bezginlik. Kronik yaşamayı becerememe. Her biri kronik. Ne yapacağım şimdi? Sırada ne var? Bu sefer ne gelecek, ve ben aslında neyi bekleyeceğim? Bu sefer, neyi beklerken bulduğum neye üzüleceğim? Her birinize ayrı ayrı lanet ediyorum. Her birinize lanet olsun. Lanet olsun sizin gibilere. Kim gibilere? Onlar gibilere işte. Onlar kim? Onlar. Kim oğlum onlar? Hastalıklarımın kronik hale gelmesinde elbirliği ile en büyük emeği vermiş olanlar. Lanet olsun her birine. Lanet olsun. 10 gündür kafamı kitaptan kaldırmazken bir anda darmadağın edilen psikolojim, sana da lanet olsun. Psikolojim neden edilgen? Neden etken bir psikolojim yok da son derece edilgen bir psikolojim var? Neden her boktan etkileniyor? Sana diyorum psikolojim: sen tam anlamıyla, katıksız bir ibnesin! Sen nesin? Vurdu gol oldu. Kendi kendine laf sokan bir adamım işte. Neyse şimdilik ben kaçar. Edilgen psikolojimi gömmem lazım. Becerebilecek miyim acaba? Edilgen diyorum ama bana karşı son derece etken. Bayağı sikiyor. İt oğlu it, bana gelince etkenliği tutuyor. Ya da ben çok meraklıyım psikolojimin altına yatmaya. Alan memnun veren memnunsa bize laf düşmez. Ben memnun değilim lan. Giren bana giriyor, size değil. Neyse işleri daha fazla çirkinleştirmeden uzayayım buradan. Önce terasa çıkayım, bir bardak kahve ve rüzgar eşliğinde birkaç şarkı dinleyeyim şöyle hareketli olanından. Ağır bir şeyler dinlersem psikolojim iyice boka batacak. Ne dinlesem acaba? Daha önce dinlediğin her şarkı bana bir şeyleri anımsatıyor, bir şeylerin hatırası var daha önce dinlediğim pek çok şarkıda. İnsanlar genelde travmalarını hatırlar. Dolayısıyla hatırası kalan parçaların hatıralarının neler olduğunu tahmin etmeye çalışmak lüzumsuz. Daha önce dinlemediğim bir şeyler açayım. Ne çok konuştum be? Her neyse, nelveda…

16.05.2017

 

Sana bir isim buldum. Sana bundan sonra “Samsa” diyeceğim. Orijinal bir şey değil, götün kalkmasın hemen. Ömer Faruk Dönmez’in yazdığı Bir Yobazın Günlüğü’nde iç sesinin adı Gregor idi. Evet, anladın, aferin. Gregor Samsa. Böceğimiz. Sana Gregor desem çok özentilik olacaktı. Samsa demeyi tercih ediyorum ben de. Edeceğim yani bundan sonra. Bak yeminle, sana çok isim düşündüm ama bulamadım be Samsa. Olric demek istedim önce. Oğuzcuğum Atay’ın hatırasına saygısızlık olacaktı, dilim varmadı. Gollum diyesim geldi sonra. Yok be, Gollum çok alakasız olacaktı. E başka karakter bilmiyorum ki? Öyle çok okuyan birisi değilim. Bulamadım. Kusura bakma. Kardeşlerin için belki daha hoş bir şeyler bulabilirim, ama sen bundan sonra Samsa’sın. Hmm zor iş aslında. Kardeşlerine isim vermeye başladığım an işimiz zorlaşacak. Her birinin karakter tanımlamasını oluşturmak zorundayız o zaman. Sağlam kafa patlatmak lazım. Ama bunu yapabilirsek eğer Samsacım, o zaman daha sağlam yazılar yazarız senle. Aman ne güzel.

Bu gün yazdığım 4. yazı herhalde bu. Bakayım bir dakika. Evet 4 olmuş. Bunları blogda yayınlar mıyım? Birisi çok küfürlü belki yayınlamam. Belki de yayınlarım. Belki her birini birleştirir ondan sonra yayınlarım. Belki hiçbirisini yayınlamam.

Samsa, bize birkaç saat içerisinde 4 yazı yazdıran şey nedir? Biziz efendimiz. Evet biziz. Vay be, ne ilhamlı adamız değil mi? Ya ne demezsin…. Efkarlanınca 4 tek atmak yerine, 4 yazı atıyoruz. Kafayı bunlarla buluyoruz. Ya da kaybediyoruz. Hangisi daha zararlı? Birisi sinir sistemini tahrip ediyor. Karaciğeri tahrip ediyor. Diğeri? Psikolojiyi. Pek çok hastalığın sebebi psikolojik etkenler değil mi? Acaba, içerken yazı yazsak ne olur? Ustalara saygı kuşağında şu an ne var Samsacım? “Ölüm gibi bir şey olur ama kimse ölmez”[2] var efendimiz.

Yenildim Samsa. Kendime yenildim. Kendinize yenildiyseniz bir yanınız da kazanmıştır efendimiz. Hayır Samsa. Bu oyunda kazanmak diye bir şey yok. Kazanan yok. Yenilgi var. Yenilen var. Hileli oyun bu. Oynamak da zorunlu. Cebren ve hile oynatıyorlar anlayacağın. Anlıyorum efendimiz. Anlamana ihtiyacım yok Samsa. Neye ihtiyacınız var efendimiz? Biliyorsun Samsa. Ben biliyorum da, siz bilmiyorsunuz efendimiz. Öğret o zaman Samsa. Ben öğretemem efendimiz, siz bulacaksınız. Bulunca ne olacak? Belki biraz huzur bulacaksınız efendimiz. Bilmek de huzursuzluk verir Samsa. Bilmemenin verdiği huzursuzluğu bilmenin vereceği huzursuzluğa tercih edip etmememiz gerektiğini nasıl anlayacağız Samsa? Bilmeden bilemeyeceğiz efendimiz. Yardımcı olmuyorsun Samsa.

Ders çalışacaktım. Ders çalışmam gerekliydi. Tek bir cümle 4 yazı yazdırdı bana. Tek bir cümle. Tek bir cümle. Yanılıyorsunuz efendimiz. Tek bir cümle değil, o cümleyi dolduran hisleriniz 4 yazı yazdırdı size. O cümlenin ağırlığı altında ezilen kişiliğiniz yazdırdı size o yazıları. Ne için yazıyorum şu an? Ders çalışamıyorum çünkü. Ders çalışmadığım zaman yapabileceğim bir şey kalmıyor. Zevk almıyorum bir şeylerden. Yani o cümleden sonra. Zevk alamıyorum. Eziliyorum olanca ağırlık altında tüm hafifliğimle. Boş boş durursam da düşüncelerim acıtıyor yüreğimi. Dayanamıyorum düşüncelere. Kendimi oyalıyorum yani. Aslında kendimi de kandırıyorum bunları yazarken. Başka bir sebebi daha var. Ustalara saygı kuşağında şu an ne var Samsa? “Fakat Allah kahretsin. İnsan anlatmak istiyor albayım. Öyle budalaca bir özleme kapılıyor. Bir yandan da hiç konuşmak istemiyor.”[3] var efendimiz. Birileriyle konuşabilmek istiyorum. Ama olmuyor be. Ne anlatacağım? Neyi anlatacağım? Nasıl anlatacağım? Kime anlatacağım? Kime ne anlatacağım sanki? Anlatsam ne olacak ki hem? Ustalara saygı kuşağında şu an ne var Samsa? “Belki de anlatmaya çalıştın birilerine. Kim bilir? Anlatamadın; belki o insanın yüzüne bakar bakmaz anlatmanın yararsızlığını gördün.”[4] var efendimiz.

Ders çalışmam gerekiyordu. Daha birkaç saat öncesinde “baban ölse de ders çalışmak zorundasın 1 ay” demiştim. “acını 1 ay sonra çekersin” demiştim. Ne beylik laflar böyle. Ne kadar yüksekten atmışım. Şimdiyse kendi kendimi üzmekten başka bir şey yapmıyorum. Hani, birisi size “X’i düşünme” dediği an istemsiz olarak aklınıza X gelir ya. Benimki de öyle bir şey sanki biraz. Düşünmemeye çalıştıkça daha da derin düşünmeye başlıyorum. Daha da derine gidiyorum da sonra vardığım dipten çıkışı bulamıyorum. Derine daldığında vurgun yememek için yavaş yavaş yukarı çıkarsın kanındaki sıvılaşmış azot birden gaz olup sağını solunu tıkayıp felç geçirip geberip gitme diye. Yavaş yavaş kurtulmam lazım bundan. Ya hu daha ne kadar yavaş olacağım? Kanımdaki azot kaynadı lan. Kaynadı da dolaştığı her yeri yakıyor. Kılcal damarlarımda hissediyorum acıyı. Biraz abartmadınız mı efendimiz? Abarttım Samsa. Başka şeyler tam olmayınca bu gibi şeyleri abartıp farkı kapatmaya çalışıyorum sadece. Ne kadar acınası olduğumu tekrar hatırlattığın için teşekkür ederim Samsa. Benimle kurduğunuz her cümlede bunu hissediyor olmanız gerek zaten efendimiz. Doğru söylüyorsun Samsa. Ah yalnızlık, kimlere nelere muhtaç ediyorsun adamı? Ustalara saygı kuşağında şu an ne var Samsa? Şey, burada kendi sözünüzü söylememi istiyorsunuz biliyorum ama sizin usta olduğunuzu düşünmüyorum efendimiz. Uzatma Samsa, söyle işte. “Yalnızlık adamı orospu eder.”[5] var efendimiz.

Manuş Baba’yı dinliyordum yazıya başladığımdan beri. YouTube sağ olsun sırasıyla çalıyordu. Deniz Tekin’e geçti şimdi. Çok sevdiğim bir şarkısına. Beni Vur. Ahmet Kaya’nın şarkılarını başkalarından dinleyemem genelde ama bunu çok güzel söylemiş Deniz. Ağzına sağlık güzel kadın, gönlüne sağlık. Bir önceki yazıda demiştim ki, her şarkının bir hatırası var bende. Bu şarkının hatırası ise apayrı. Benim için yani. Yeri çok ayrı bu şarkının bende. Hatırası yani. Şarkının tüm sözlerini, her mısrasını yüreğimde hissettiğim bir an olmuştu. Hatta yaşadığım bir akşam. Hah hah, iki anlamlı bir cümle daha kurduk. Evet, yaşadığımı hissettiğim bir akşam olmuştu. O kadar yaşıyor hissetmemiştim kendimi daha önce. Ve şarkıyı yaşadım sonra. 2 yaşam, 1 ölüm yaşadım sonra. 3 oldu bununla efendimiz. 1 ölüm, 3 yaşamı götürdü Samsa. Öyle bir ölümdü ki, yaşadığımı hissettirdi. Öldürerek, yaşadığımı hissettirdi. Öldükten sonra ise, yaşayacak bir şey kalmadı. Ama ölüm, ölümden bir şey götürmedi. Yanına başka ölümleri de kattı. Ustalara saygı kuşağında şu an ne var Samsa? “ölümler ölümlere ulanmakta ustadır”[6] var efendimiz. Ne mi oldu o akşam? Ellerim yüreğimde, yüreğim ellerimdeydi. İçimde bir sır, önümde ardımda engerekler pusudaydı. Sırtımı da tüfek gözlüyormuş. Sonradan öğrendim. Ulaşamayacağım sokaklarda, bakamayacağım gözleri arıyordum. Yalvarıyordum içten içe, beni vur, beni onlara verme diye. Onlar kim efendimiz? Önceki yazıdaki “onlar” bunlar Samsa. Anladım efendimiz. Yalvarışlarınızı duydu mu duyurmak istediğiniz efendimiz? Duydu Samsa. Duydu ve vurdu. Bir tüfeğin beni gözlediğini o zaman anladım işte. Eğer o mermi içimi delmeseydi bir sır ayan olacaktı. O akşamın sabahına kadar bu şarkıyı dinledim Samsa. Bir Ahmet Kaya’dan bir de Deniz Tekin’den. Tamam sabaha kadar dinlemedim, itiraf ediyorum. Hem o akşamın sabahı hiç olmadı. Gerçekten, o akşamdan sonra bir sabah hissetmedim Samsa. Ustalara saygı kuşağında şu an ne var Samsa? “Ah, gecelerin hesabını kimlere sorarım?”[7] var efendimiz. Yandığımız gecelerin hesabını kimlere soracağız Samsa? Yangınımızı umutsuzca göz yaşlarımızla söndürmeye çalıştığımız gecelerin hesabını kimlere soracağız Samsa? Velhasıl Samsacım, saatlerce Beni Vur’u dinledim. Her tekrarda yediğim merminin acısını hissettim. Daha da derinde hissettim o mermiyi. Daha derine gitti o mermi. Ustalara saygı kuşağında şu an ne var Samsa? “En güzel şarkıyı bir kurşun söyler.”[8] var efendimiz.

Peki şimdi efendimiz? Tek bir cümle dediniz, neydi ki o cümle? Ölümümdü Samsa. Tek satıra sığmıştı tek cümle. Kırk satır mı kırk katır mı diye sormadılar bana. Tek bir satır yetti. Yetti de arttı.

Hemen hemen 4 saattir yazı yazıyorsunuz, daha ne kadar yazacaksınız efendimiz? Bilmiyorum Samsa. Kendimle baş başa kalmayı gözüm kestiği zaman bırakacağım yazmayı da. O zamana kadar beraberiz. Şu an da kendinizle berabersiniz ama? Anlatmak iyi geliyor Samsa. Hafifliyor insan. Yükünü paylaşacak birilerini bulmak ve yükünü paylaşmak hafifletiyor adamı. Yükümüzü yükleyeceğimiz bir organizma olmadığından sana kaldık Samsa. Alınıyorum efendimiz. Alınma Samsa. Yalnız kaçırdığınız bir yer var efendimiz. Neymiş o Samsa? Yükünüzü yükleyecek birisi olmadığı için geri kendinize yüklüyorsunuz yükünüzü. Duyduğunuz hafiflemişlik hissi de yükünüzü bir yerden bir yere taşımak için yüreğinizden kaldırdığınızda, tekrar yüreğinizde yüklenecek bir yer bulana kadar ki geçen o az bir aralıktaki rahatlama efendimiz. Kendimi kandırdığımı biliyorum Samsa. Ama bunu kendim bilmiyor. Söyleme sakın, ayıkmasın. Yoksa hepten hapı yutarız. “Duyduğu acıyı çevresine yaymak büyük ruhlara yakışmaz”[9] gibi bir sözü vardı düşünürlerden birisinin. İnsanları yormaya gerek yok kendimizle. Alınmayın ama, yoracak insan da yok efendimiz. Alınmadım Samsa. Hem bu yazdıklarınızı blogda paylaşırsanız da çevrenize yaymış olmayacak mısınız sıkıntınızı? O kadar da büyük bir ruh değilim zaten Samsa. Bırak biraz yayılsın. Zarar gelmez.

Birkaç saattir takılıyordum nette öylesine. Döndüm şimdi. Takip ettiğim birkaç kişi var paylaşımlarını okudum onların. Takip ettiğim adamlarla ilgili bir yazı yazacağım, aklımda. Millette ne kafa var be. Adamlardan zeka fışkırıyor resmen. Çok okumak lazım. Okuruz biz de. Neyse bu yazının konusu değil bunlar. Rezerve edelim şimdilik. Gerçi bu yazının öyle belirgin bir konusu da yoktu. Benden bahsettim kopuk kopuk. Özet çıkart deseniz çıkartacak bir özet de yok aslında. Her neyse, rahatladım biraz. Yüküm hafifledi. Kafam dağıldı. Ders çalışabilirim artık. Hah hah, ders dedim midem bulandı anlık olarak. Saniyelik bir tepkiydi. İlginç. Bu tepkiyi vermemin sebebi ders çalışmayı götümün yememesi değildi kesinlikle. Bu tepkiyi vermememin sebebi kafamın yerinde olmaması ders çalışmak için. Tamam kendimi topladım biraz ama ders çalışacak kadar olamadık hala. Ya anlatamadım. Verdiğim tepkimin sebebi, ders çalışmaya başladığımda yaşayacağım şeylerin aklıma gelmesiydi. Düşüncelerimi kovmaya çalışacağım anlardaki durumum gözümün önüne geldi birden. Oysa, üstad ne demiş? Ustalara saygı kuşağında şu an ne var Samsa? “karanlık kovulmaz düşüncelerden”[10] var efendimiz. Hani böyle hafif hüzünlenirsiniz, keyfiniz kaçar. Sonra bir arkadaşınız sizi neşelendirir, keyfiniz yerine gelir, gülersiniz, en azından az önceki psikolojiyi üstünüzden atarsınız. Atarsınız atmasına ama, arkadaşınız “hadi güreşelim” derse de, “bi siktir git amk” bakışı atarsınız hani. Hah işte o. Güreşmeye mecali olmayan adam benim işte. Mide bulantım da o adamın kurduğu cümle işte.

Bu arada Rammstein diye bir grup buldum. Adamlar işi biliyor. Ya da ben bilmiyorum. Her neyse, sevdim işte bunları. Paylaşmak istedim. Paylaştığın için teşekkürler.

3. sayfanın da sonuna geldik Samsacım. Öyle oldu efendimiz. Anlatacak bir şey kaldı mı? Anlatacak bir şey var mıydı efendimiz? Birkaç ustalara saygı kuşağı öncesinde bir sözü vardı Oğuzcuğum Atay’ın. Neydi, bir dakika. Hah, hatırladım. “Anlatlatmak istedin belki de. Ama o insanın yüzüne bakar bakmaz anlatmanın yararsızlığını gördün.” Böyle değildi ama ana fikir buydu. Anlatacak bir şeyler hâlâ duruyor olsa da ne fark eder? Güzel şarkıdır bu arada. Yüz Yüzeyken Konuşuruz – Ne Fark Eder?

Gitmek vakti geldi Samsa. Geldi efendimiz. Kaçırmayalım son çıkışı. Gitsek ne fark eder, son çıkışı kaçırsak ne fark eder be Samsa? Etmez efendimiz. Belki de eder. Edip etmemesi bir şey ifade etmez ama. Etse ne fark eder?

Saçmalamaya başladım. Bunu söyleyerek yukarılarda bahsettiklerinizin saçmalık olmadığı fikrini okuyucularınıza üstü kapalı olarak söylemeye çalıştığınız çok aşikar efendimiz. Aşikar olsa ne fark eder, olmasa ne fark eder Samsa?

Her neyse, nelveda…

16/17.05.2017

 

[1]: https://www.atayli.com/bensel/yorgunum-be-kaptan

[2]: Özdemir Asaf – Çizik

[3]: Oğuz Atay – Tehlikeli Oyunlar sf. 259

[4]: Oğuz Atay – Tutunamayanlar sf. 89

[5]: https://www.atayli.com/ic-ses/muskasiz-konussam-carpilir-miyim-hocam

[6]: İsmet Özel – Amentü

[7]: Sertab Erener – Yanarım, Söz: Aysel Gürel, Murat Hasarı

[8]: Sezai Karakoç – Mona Rosa

[9]:  Clotilde de Vaux

[10]: Necip Fazıl Kısakürek – Bu Yağmur

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir